bal arısı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bal arısı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Şubat 2014 Çarşamba

Ahir Zaman Sorularına Bediüzzaman Cevap Veriyor 2 - kitapçık

11-20

11- Hz. İsa ve Hz. Mehdi İle Ahir Zamanda Zuhur Edeceği Bildirilen Diğer Şahıslar Herkes Tarafından Tanınabilecek Midir?

Hatta HAZRET-İ İSA ALEYHİSSELAM'INNÜZULÜ (yeryüzüne inişi) dahi ve KENDİSİ İSA ALEYHİSSELAM OLDUĞUNUR-U İMANIN DİKKATİYLE (imanın ışığıyla) BİLİNİR; HERKES BİLEMEZ. Hatta DECCAL VE SÜFYAN GİBİ EŞHAS-I MÜDHİŞE (ürkütücü şahıslar)KENDİLERİ DAHİ KENDİLERİNİ BİLMİYORLAR. (Şualar, s. 487)
Bediüzzaman, Hz. İsa'nın ahir zamanda yeryüzüne ikinci kez geleceğini bildirmekte, ancak bu mübarek zat geldiğinde herkesin kendisini tanımayacağına dikkat çekmektedir.
Bediüzzaman "HAZRET-İ İSA ALEYHİSSELAM'IN NÜZULÜ" sözleriyle Hz. İsa'nın, Allah'ın bir mucizesi olarak ahir zamanda insani bedeniyle gökyüzünden yeryüzüne ineceğini anlatmaktadır. Bediüzzaman verdiği bu bilgilerle Hz. İsa'nın ahir zamanda Hristiyan toplumunun başında bir mana ya da manevi bir lider olarak değil, bizzat hidayet önderi "BİR ŞAHIS" olarak bulunacağını kesin ifadelerle açıklamaktadır.
Bediüzzaman bu sözleriyle Hz. İsa'nın yeryüzüne indiği zaman, kendisinin de Hz. İsa olduğunu önceleri bilmeyeceğini, ancak daha sonra farkına varacağını bildirmiştir.
Hz. İsa'nın ikinci kez yeryüzüne geleceği Kuran'da bildirilmiş ve Peygamberimiz (sav)'in hadislerinde haber verilmiş bir gerçektir. Bediüzzaman, çevresindeki insanların, Hz. İsa'nın ahir zamanda beklenen peygamber olduğunu ancak "İMANLARIYLA FARK EDEBİLECEKLERİNİ" söylemiştir. Bu da yine Bediüzzaman'ın Hz. İsa'dan bir şahs-ı manevi olarak söz etmediğini açıkça ortaya koymaktadır. Bediüzzaman burada açıkça insanların bir şahs-ı maneviyi değil,"BEKLEDİKLERİ BİR ŞAHSI" tanımalarından bahsetmektedir. Bediüzzaman ayrıca "HERKES BİLEMEZ" diyerek Hz. İsa'yı herkesin tanıyamayacağını bir kez daha belirtmiş, bahsedilenin bir şahs-ı manevi değil, maddi varlığıyla ortaya çıkacak "BİR İNSAN" olduğunu tekrar vurgulamıştır. Bediüzzaman'ın da belirttiği gibi Hz. İsa ikinci kez yeryüzüne geldiğinde de samimi olarak iman edenler imanlarının vesilesiyle, Allah'ın izniyle bu mübarek zatı hemen tanıyacak, onun yardımcısı ve destekçisi olacaklardır.
Bediüzzaman, bu sözleriyle Mesih Deccal ve Süfyan Deccal gibi, Hz. İsa ve Hz. Mehdi'ye karşı inkara dayalı bir mücadele verecek olan ahir zaman şahıslarının da herkes tarafından teşhis edilemeyeceğine dikkat çekmektedir. Bediüzzaman burada kullandığı "EŞHAS-I MÜDHİŞE" sözlerinde geçen "EŞHAS-I"kelimesiyle, Süfyan ve Deccal'in "BİRER ŞAHIS" olduğunu belirtmektedir. Bediüzzaman eserlerinde şahıs anlamına gelen benzer kelimeleri Hz. İsa ve Hz. Mehdi için de kullanmaktadır. Süfyan ve Deccal'in şahıs olarak ortaya çıkacağını kabul edip, Hz. İsa ve Hz. Mehdi'nin ise sadece şahs-ı manevilerinin olacağını düşünmek son derece çelişkilidir. Bediüzzaman'ın da bildirdiği gibi, Süfyan Deccal ve Mesih Deccal nasıl birer şahıs olarak ortaya çıkıyorlarsa, bunların fitnelerini ortadan kaldıracak olan Hz. İsa ve Hz. Mehdi de Allah'ın izniyle ahir zamanda mübarek zatlarıyla ortaya çıkacaklardır.

12- Gelmesi Beklenen ‘Büyük Mehdi’ İle Daha Önce Mehdi Olduğu Zannedilen Kişiler Neden Birbirine Karıştırılmaktadır?

Ayrıca hem iki Deccal'in sıfatları ve halleri ayrı ayrı olduğu halde, mutlak gelen RİVAYETLERDE İLTİBAS OLUYOR (karıştırılıyor), BİRİ ÖTEKİ ZANNEDİLİR.HEM "BÜYÜK MEHDİ"NİN HALLERİ SABI MEHDİLERE (önceki Mehdilere) İŞARET EDEN RİVAYETLERE MUTABIK(uygun) ÇIKMIYOR, hadis-i müteşabih (birçok anlama gelebilecek hadis) hükmüne geçer. (Şualar, s. 582)
Bediüzzaman, Peygamberimiz (sav)'in ahir zamanla ilgili hadislerinde bahsi geçen Deccallerin özelliklerinin ve faaliyetlerinin birbirine benzediğini; bu sebeple birinin diğeri zannedilebildiğini söylemektedir. Ancak bu hadislerde "Büyük Mehdi"ye dair bildirilen özelliklerin, "sabık Mehdiler" olarak bahsettiği, önceki dönemlerde gelmiş olan müceddidlerden çok farklı olduğunu belirtmiştir:
Bediüzzaman "İLTİBAS OLUYOR (KARIŞTIRILIYOR) BİRİ ÖTEKİ ZANNEDİLİR" sözleriyle, hadislerde bahsi geçen Deccallerin karıştırılabildiğini hatırlatmıştır. Bediüzzaman ahir zamanda gelecek "Büyük Mehdi" ile "sabık Mehdiler" arasında ise böyle bir karıştırmanın söz konusu olamayacağını belirtmiştir. Bunun sebebinin de "Peygamberimiz (sav)'in hadislerinde sabık Mehdiler ile ilgili olarak verilen bilgilerin Büyük Mehdi'nin özellikleri ile uyuşmaması"olduğunu ifade etmiştir.
Bediüzzaman bu sözleriyle "BÜYÜK MEHDİ"nin "geçmiş zamanlarda gelmemiş olduğunu", bu mübarek şahsın, "Peygamberimiz (sav)'in bildirdiği tüm özelliklere birden sahip olmasıyla tanınacağını" dile getirmiştir. Zira bir kişinin Mehdi olabilmesi için Peygamberimiz (sav)'in hadislerinde bildirilen özelliklerin tamamını birden üzerinde göstermesi gerekmektedir. Yoksa bazı alametlerin var zannedilmesiyle, o kişinin Mehdi olduğunun düşünülmesi doğru değildir. Hz. Mehdi, Allah'ın izniyle ortaya çıktığı zaman, Peygamberimiz (sav)'in bildirdiği tüm bu alametleri üzerinde taşıyacaktır. Peygamberimiz (sav)'in bildirdiği gibi "seyyid", yani Peygamberimiz (sav)'in soyundan olacak, İslam ahlakını tüm dünyaya hakim kılacak, yeryüzüne benzersiz bir adalet, huzur, bolluk ve bereket getirecektir. Bediüzzaman da buradaki sözleriyle bu alametlerin farklılığına dikkat çekmiş, bu özelliklerle uyuşmayan şahısların Hz. Mehdi olamayacağını hatırlatmıştır.
Bediüzzaman bu konuyu anlattığı sözlerinde bir başka konuyu daha vurgulamış, hadislerde bildirilen Deccallerin, sabık Mehdilerin ve Hz. Mehdi'nin "manevi kişilikler" değil, "BİRER ŞAHIS" olduklarını belirten açıklamalar da yapmıştır. Zira "BİRİ" ve "ÖTEKİ" sözleri burada "KİŞİ" ifade eden zamirler olarak kullanılmıştır. Bediüzzaman bu sözleriyle hem "SABIK MEHDİLERİN" hem de "BÜYÜK MEHDİ"nin "BİRER ŞAHIS" olduklarını ifade etmektedir.
Bediüzzaman eserlerinde sabık Mehdilerin, ahir zaman Mehdisi'nin üç büyük görevini yerine getiremedikleri için Büyük Mehdi olamayacaklarını anlatmıştır. Bunun bir diğer sebebinin ise yukarıda da açıklandığı gibi, Büyük Mehdi'nin özelliklerinin Peygamberimiz (sav)'in hadislerinde sabık Mehdilere dair bildirdiği özelliklere uymaması olduğunu belirtmiştir. Bediüzzaman bu açıklamalarıyla Hz. Mehdi'nin, ortaya çıktığında bu özelliklere sahip olmasıyla tanınıp teşhis edilebileceğini hatırlatmıştır. Peygamberimiz (sav)'in hadislerinde bildirdiği, Hz. Mehdi'nin ahlakına, fiziksel özelliklerine, soyuna, mücadelesine, yerine getireceği faaliyetlere ait alametler görülmediği takdirde ise, bir kişinin Hz. Mehdi olabileceğinden bahsedilemeyeceğini belirtmiştir. Dolayısıyla da verdiği bu bilgilerle, hadislerde bildirilen müjdelerin henüz gerçekleşmediğine ve Hz. Mehdi'nin geçmiş dönemlerde gelmiş bir şahıs olmadığına dikkat çekmiştir.
Bediüzzaman bu sözleriyle aynı zamanda Hz. Mehdi'nin manevi bir varlık olmadığını, "BİR ŞAHIS" olarak müminlerin başında bulunup, onlara önderlik edeceğini de açıklamıştır. Şöyle ki:
1- Bediüzzaman, daha önce gelen Mehdilerin birer şahıs olduklarını anlatıp ardından da Büyük Mehdi ile aralarındaki farkı açıklamıştır. Demek ki Büyük Mehdi de "BİR ŞAHIS"tır.
2- Önceki Mehdiler belirtilen görevleri yerine getirememişlerdir. Ama bu görevleri Büyük Mehdi yerine getirecektir. Bu görevlerin yapılabilmesi ise, bir şahsın var olmasını gerektirmektedir. Demek ki Büyük Mehdi de "BİR ŞAHIS" olacaktır.
3- Büyük Mehdi, Peygamberimiz (sav)'in hadislerinde tarif ettiği sabık Mehdi'lere dair özelliklere uymamaktadır. Büyük Mehdi, Peygamberimiz (sav)'in hadislerinde müjdelediği ahir zaman Mehdisi'nin özelliklerini taşıyacaktır. Peygamberimiz (sav)'in hadislerinde, Hz. Mehdi'nin bir şahs-ı manevi olmadığı fiziksel özellikleriyle, ahlakıyla tarif edilen bir şahıs olduğu yüzyıllardır tüm İslam alimleri tarafından bilinen bir gerçektir. Bediüzzaman da burada Büyük Mehdi'nin, hadislerde anlatılan sabık Mehdilerden bu farkına dikkat çekerek, yine "BİR ŞAHIS"tan bahsettiğini ifade etmiştir.
Bu açıklamalarda bahsi geçen "sabık Mehdilerin" birer şahıs oldukları kabullenilirken, Bediüzzaman'ın aynı açıklamalarında yine bir şahıs olacağını belirttiği "Büyük Mehdi"nin "bir şahs-ı manevi" olacağı düşüncesini öne sürmek elbette ki çelişkilidir. Böyle bir durumda, rivayetlerde belirtilen ahir zaman Mehdisi'nden önce gelen tüm Mehdilerin de birer şahs-ı manevi olması gerekirdi ki, böyle bir durum olmamıştır. Dolayısıyla da böyle bir yaklaşım son derece yanlış ve mantıksızdır. Bediüzzaman'ın da müjdelediği gibi, Peygamberimiz (sav)'in rivayetlerindeki özelliklere sahip olmasıyla tanınacak olan Büyük Mehdi, ahir zamanda "BİR ŞAHIS" olarak ortaya çıkacak ve Allah'ın izniyle Bediüzzaman'ın belirttiği üç görevi birden bizzat yerine getirecektir.

13-Hz. Mehdi’nin Hangi Alanlarda Faaliyetleri Olacaktır?

BÜYÜK MEHDİ'NİN ÇOK VAZİFELERİ VARVE SİYASET ALEMİNDE, DİYANET ALEMİNDE, SALTANAT ALEMİNDE, MÜCADELE ALEMİNDE ÇOK DAİRELERDE İCRAATLARI (işleri) OLDUĞU GİBİ...(Şualar, s. 590)
Bediüzzaman, ahir zamanda gelecek olan Hz. Mehdi'nin;
-    Siyaset,
-    Diyanet,
-    Saltanat
alanlarında büyük görevleri olacağını bildirmekte, ve bu görevlerin hepsini birden tam olarak yerine getiren kişinin Hz. Mehdi olabileceğini ifade etmektedir.
Bediüzzaman "Büyük Mehdi"nin, sabık Mehdiler olarak adlandırdığı kişilerden en önemli farklarından birinin, onun yerine getireceği "büyük görevler" olduğunu bildirmiştir. Bediüzzaman "ÇOK VAZİFELERİ VAR" diyerek, yerine getireceği bu görevlerin Hz. Mehdi'yi insanlara tanıtacak önemli bir alamet olduğunu vurgulamaktadır. Bediüzzaman, bu görevlerin tamamı birden yerine getirilmediği takdirde ise, bir kimsenin Hz. Mehdi olmasının söz konusu olamayacağını hatırlatmaktadır.
Bediüzzaman bu sözlerinde "ÇOK VAZİFELERİ VAR" dediği Hz. Mehdi'nin bu görevlerinin neler olduğunu açıklamaktadır. Hz. Mehdi'nin, "SİYASET MEHDİSİ, SALTANAT MEHDİSİ ve DİYANET MEHDİSİ olarak bu üç özelliğe birden sahip olacağını ve bu üç alanda birden Mehdilik yapacağını"söylemektedir. Dikkat edilirse Bediüzzaman bu görevleri "üç ayrı kişi"nin yerine getireceğinden bahsetmemiştir. Tam tersine Hz. Mehdi'nin bu "ÜÇ KONUDA BİRDEN" müminlerin önderliğini üstleneceğini belirtmiştir. Bu sözleriyle ayrıca, "Mehdiliği üçe bölmenin, tek bir tanesinin Mehdilik için yeterli olacağını söylemenin" yanlışlığını ortaya koymaktadır.
Bediüzzaman verdiği bu bilgilerle, Hz. Mehdi'nin imkanlarının çok geniş olacağını ve bu görevlerin tam yapılmasının bu üç alanda birden güç sahibi olunmasıyla gerçekleştirileceğini açıklamaktadır. "ÇOK DAİRELERDE İCRAATLARI OLDUĞU GİBİ" sözleriyle ise, Hz. Mehdi'nin bu "faaliyetlerinin ve etki alanının çapının genişliğini" belirtmektedir.
Bediüzzaman yaşadığı süre içerisinde çok büyük bir iman hizmeti yürütmüş ancak bu üç alanda birden imkan ve yetkilere sahip olmamıştır. Aksine kendisi ömrünü esaret, maddi sıkıntılar ve zorluklar altında geçirmiştir. Çeşitli haksızlıklara uğramış, eziyetlere tabi tutulmuş, yaşamının büyük bölümünü hapis ve sürgün gibi şartlar altında sürdürmüştür. Kuşkusuz ki eğer Bediüzzaman Mehdi olsa ve diyanet, saltanat ve siyaset alanlarındaki üç görevi yerine getirmiş olsaydı, böyle bir durum söz konusu olmazdı. Dolayısıyla Bediüzzaman, Hz. Mehdi hakkında verdiği bu bilgi ile, kendisinin Hz. Mehdi olamayacağını bizzat kendi sözleriyle bir kez daha delillendirmiştir.
Bediüzzaman bu sözleriyle ayrıca Hz. Mehdi'nin "lider vasıflarını taşıyan üstün BİR ŞAHIS" olduğuna bir kez daha dikkat çekmiştir. Bediüzzaman'ın saydığı görevlerin her biri ancak "BİR İNSAN"ın üstlenebileceği sorumluluklardır. "MEHDİ" kelimesi, "HİDAYET BULAN VE HİDAYETE YÖNELTEN"anlamındadır. Bediüzzaman Hz. Mehdi'nin "DİYANET""SİYASET" ve "SALTANAT" aleminde bu "MEHDİLİK VASFINI" taşıyarak büyük sorumluluklar üstleneceğini belirtmektedir. Bir şahs-ı manevinin diyanet, siyaset ve saltanat konularında yetki sahibi olması; bu alanlarda insanların sorumluluklarını üstlenerek adalet sağlaması hiçbir şekilde söz konusu değildir. Tüm bu sorumlulukların yerine getirilmesi Bediüzzaman'ın da belirttiği gibi, "HİDAYET BULMUŞ BİR İNSANIN", "iman, akıl ve vicdan kullanarak yerine getirebileceği görevler"dir. Bediüzzaman da sözleriyle bu gerçeği vurgulamış, Hz. Mehdi'nin bir şahs-ı manevi olamayacağını ifade etmiştir.

14- Hz. Mehdi Siyaset İle İlgilenecek Midir?

Yukarıdaki sorunun cevabında da açıklandığı gibi Bediüzzaman eserlerinde Hz. Mehdi'nin yerine getireceği üç büyük görev hakkında geniş bilgi vermiş ve Hz. Mehdi'nin “diyanet, siyaset, saltanat ve mücadele alanlarında Mehdilik görevini ne şekilde yerine getireceğini” detaylı olarak anlatmıştır. Bu sözlerinde Hz. Mehdi'nin “İslam ahlakını tüm dünyaya hakim kılacağını, Müslümanların manevi liderliğini üstlenerek İslam Birliği’ni sağlayacağını, Hristiyan dünyasıyla ittifak yapacağını” ayrıntılı olarak açıklamıştır. Bediüzzaman'ın tüm bu izahları hiçbir tartışma ya da tevile yer bırakmayacak kadar açıktır.
Eğer Bediüzzaman, Hz. Mehdi'nin sadece iman hakikatleri yönünde bir hizmet yapıp, siyaset ya da saltanat alanlarında görev yapmayacağını düşünseydi, risalelerde böyle bir açıklamaya yer vermez, Hz. Mehdi'nin bu yöndeki görevlerini Peygamberimiz (sav)'in hadislerine dayanarak bu kadar uzun ve ayrıntılı olarak izah etmezdi.
Ancak Bediüzzaman'ın Hz. Mehdi'nin siyaset alanındaki görevine ilişkin sözlerinin daha iyi anlaşılabilmesi için öncelikle Bediüzzaman'ın “siyaset” kavramını ne anlamda kullandığının ve “Hz. Mehdi'nin siyaset alanında yerine getireceği vazifeler” ile ne kastettiğinin tam olarak açıklanması gerekmektedir.
Bediüzzaman “... Ve siyaset aleminde, diyanet aleminde, saltanat aleminde, mücadele aleminde çok dairede icraatları olduğu gibi...” (Şualar, s. 590) sözleriyle, Hz. Mehdi'nin siyaset aleminde önemli görevler üstleneceğini belirtmektedir. Bediüzzaman Hz. Mehdi'nin, “Peygamberimiz (sav)'in halifesi” yani “Müslümanların manevi lideri” vasfını taşıyarak tüm dünya Müslümanları arasında İslam Birliği’ni kuracağını, Hristiyan alemiyle ittifak oluşturacağını ve Hz. İsa ile birlikte, İslam ahlakını tüm dünyada hakim kılacağını belirtmiştir. Bediüzzaman'ın detaylı olarak açıkladığı Hz. Mehdi'nin üstleneceği tüm bu görevler, Hz. Mehdi'nin “Peygamberimiz (sav)'in halifesi yani tüm dünya Müslümanlarının manevi lideri” vasfını taşıyacağını ve “idareci” konumunda olacağını açıkça ortaya koymaktadır.
Ancak halife olması; yani Müslümanların manevi lideri sıfatını taşıması ayrı, siyaset ise ayrı bir konudur. Hz. Mehdi dünya siyasetiyle bizzat ilgilenmeyebilir ama “Müslümanları ilgilendiren her konuda çözüm getirecek kişi olarak manevi liderleri Hz. Mehdi olacaktır”. Hz. Mehdi'nin üstleneceği bu görevin ne şekilde adlandırıldığı önemli değildir. “Hz. Mehdi'nin ilgileneceği siyaset, ‘Kuran ahlakı içerisindeki siyaset’ olacaktır”. Önemli olan Hz. Mehdi'nin yerine getireceği bu vazifenin Kuran’ın bir hükmü olmasıdır. “Kuran ahlakına uygun siyaset”in anlamı “güzel ahlaklı, şefkatli, merhametli olmak, adaletli davranmak, müminler arasında birlik ve kardeşliği, barışı ve sosyal adaleti sağlamak, adaletsizliği gidermek, zenginlik ve refahı sağlamak”tır. Kuran’da Hz. Mehdi'nin yerine getireceği bu görev İslam ahlakının hakimiyeti olarak müjdelenmektedir:
Allah, içinizden iman edenlere ve salih amellerde bulunanlara va'detmiştir: Hiç şüphesiz onlardan öncekileri nasıl 'güç ve iktidar sahibi' kıldıysa, onları da yeryüzünde 'güç ve iktidar sahibi' kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir... (Nur Suresi, 55)
Hz. Mehdi de Kuran’ın bu hükmü gereği, tüm Müslümanların huzurunu, birlik ve beraberliğini sağlayacak, İslam ahlakının güzelliğini tüm dünyada yerleşik kılacaktır. Bediüzzaman'ın da siyaset ve saltanat kavramlarıyla kastettiği ana konu budur; “Hz. Mehdi'nin tüm dünya Müslümanlarının liderliğini üstlenmesi ve Kuran'da belirtilen bu hükme uygun olarak İslam dünyasının menfaatleri yönünde faaliyetlerde bulunması”dır. Tüm bunlar Kuran ahlakının ve Kuran ayetlerinin bir gereğidir. Bediüzzaman'ın “o zatın ikinci vazifesi, şeriatı (Kuran ahlakının esaslarını ve Peygamberimiz (sav)'in sünnetini) icra ve tatbik etmektir (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s. 9) sözleriyle belirttiği gibi, Hz. Mehdi de, Kuran ahlakının gerekliliklerini uyguladığında, İslam Birliği’nin oluşmaması, Hz. Mehdi'nin idareci vasfını taşımaması, yetki sahibi olmaması ya da lider konumunda olmaması söz konusu değildir. Zira tüm bunlar Allah’ın tüm Müslümanları yaşamakla yükümlü kıldığı hükümlerdir. Nitekim Bediüzzaman da Hz. Mehdi'nin bu vasıfları taşıyacağını Hilafet i Muhammediye (A.S.M.) (Peygamberimiz (sav)'in halifesi) unvanı ile şeair-i İslamiyeyi (İslam ahlakının esaslarını) ihya etmektir (yeniden canlandırmaktır).” (Emirdağ Lahikası, s. 259) sözleriyle ifade etmektedir.
Bir ayette Allah Müslümanlara, içlerindeki “emir sahiplerine” uymalarını şöyle bildirmektedir:
Ey iman edenler, Allah'a itaat edin; elçiye itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de. Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, artık onu Allah'a ve elçisine döndürün. Şayet Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsanız. Bu, hayırlı ve sonuç bakımından daha güzeldir. (Nisa Suresi, 59)
Bu ayet gibi Kuran'da, Müslümanların, Allah’ın kendilerini dünyada ve ahirette kurtuluşa ulaştırması için göndermiş olduğu elçilere uymalarıyla ilgili çok fazla ayet yer almaktadır. İşte Bediüzzaman'ın, “siyaset aleminde, diyanet aleminde, salatanat aleminde ve mücadele aleminde çok dairede icraatları olduğu gibi” sözleriyle Hz. Mehdi için kastettiği siyaset anlayışı da budur. Bediüzzaman bu sözlerinde yer alan “siyaset ve saltanat” kavramlarıyla Hz. Mehdi'nin, Kuran’ın bu hükmünü ne şekilde yerine getireceğini açıklamaktadır.

15- Nur Talebelerinin Bediüzzaman’ı Mehdi Zannetmelerindeki Hata Nereden Kaynaklanmaktadır?

Bazı ayet-ı kerime (ayetler) ve ehadis-i şerife (hadisler) AHİR ZAMANDA GELECEK BİR MÜCEDDİD-İ E BERİ (en büyük müceddidi) mana-yı işari ile (işari anlamda) haber veriyorlar. Fakat O GELECEK  ZATIN  VE  CEMİYETİNİN ÜÇ VAZİFESİNDEN en ehemmiyetlisi (önemlisi) olan ve zahiren (görünüşte) en küçüğü görünen imanı kurtarmak ve hakaik-i imaniyeyi (iman hakikatlerini) güneş gibi göstermek vazifesini Risale-i Nur ve şakirdlerinin (talebelerinin) şahs-ı manevisi tam yaptıklarından; O GELECEK ZATA dair HABERLERİ VE İŞARETLERİ, RİSALE-İ NUR'UN ŞAHS-I MANEVİSİNE HATTA BAZEN TERCÜMANINA DA TATBİKE (uydurmaya) ÇALIŞMIŞLAR ve Şeriatı ihya (Kuran ahlakının esaslarını hatırlatarak yeniden hayata geçirme) ve hilafeti tatbik olan ÇOK GENİŞ DAİREDE HÜKMEDEN BU MÜHİM VAZİFESİNİ NAZARA ALMAMIŞLAR (göz önünde bulundurmamışlar). (Tılsımlar Mecmuası, s. 168)
Bediüzzaman Hz. Mehdi'den bahsederken, "O gelecek zatın ve cemiyetinin ÜÇ VAZİFESİ" olacağını belirtmiştir.
Bediüzzaman Hz. Mehdi'nin bu üç görevini şöyle açıklamıştır:
1- Bediüzzaman, ateist felsefelerin ahir zamanda tehlike oluşturacağını bildirmiş, özellikle Darwinist, materyalist felsefelerin ateizmle güç bulacaklarını ve Allah'ın varlığını inkar edecek tehlikeli bir çizgiye geleceklerini ifade etmiştir. Bu nedenle Hz. Mehdi'nin birinci vazifesinin, maddecilik fikri yani Allah'ı inkar üzerine kurulmuş materyalist, Darwinist ve ateist felsefelerle mücadele etmek ve bu felsefelerin insanlar üzerindeki etkisini tam anlamıyla kaldırmak olacağını belirtmiştir.
2- Bediüzzaman, Hz. Mehdi'nin ikinci vazifesinin, İslam ahlak ve faziletini, Peygamberimiz (sav)'in gerçek sünnetlerini canlandırmak olduğunu belirtmiştir. Hz. Mehdi, halihazırda çeşitli gruplar halinde dağınık olarak bulunan Müslümanları birleştirerek İslam Birliği’ni sağlayacak ve İslam dünyasının liderliğini üstlenecektir. Bediüzzaman Hz. Mehdi'nin bu birlikteliği bir dayanak noktası yapacağını ve bu şekilde Müslümanları bazı tehlikelerden koruyacağını ifade etmiştir.
3- Bediüzzaman Hz. Mehdi'nin üçüncü vazifesinin İslam toplumunu birleştirmek ve Hristiyan alemiyle ittifak yapmak olduğunu belirtmiştir. Hz. Mehdi'nin bu görevini, iman sahiplerinin, Peygamberimiz (sav)'in soyundan gelen fedakar seyyidlerin ve diğer tüm Müslümanların desteğiyle gerçekleştireceğini bildirmiştir.
Hz. Mehdi bu görevlerin üçünü birden yerine getirecek ve bu, onun tanınmasını sağlayacak ve en önemli alametlerinden olacaktır. Bediüzzaman kendisi de dahil olmak üzere, daha önce yaşamış olan hiçbir müceddidin bu üç görevi birarada yerine getiremediğini, bunları ancak Hz. Mehdi'nin gerçekleştireceğini belirtmiştir.
Bediüzzaman, bu sözüyle yaygın olarak yapılan bir yorum hatasına işaret etmektedir. Bediüzzaman Hz. Mehdi'ye dair haber ve işaretlerin Risale-i Nur cemaatiyle özdeşleştirilmeye çalışıldığını ancak bu yakıştırmanın Hz. Mehdi ile ilgili verilen bilgilere uygun düşmediğini belirtmiştir. Bediüzzaman bu yakıştırmayı yapan kimselerin Hz. Mehdi'nin iki büyük ve önemli vazifesini gözardı ettikleri için böyle yanlış bir kanaate vardıklarını ifade etmektedir. İslam Birliği’nin sağlanması ve Hz. Mehdi'nin tüm Müslümanların liderliğini üstlenmesi, Hristiyanlarla ittifak sağlanması ve Kuran ahlakının tüm yeryüzüne hakim olması şu ana kadar henüz gerçekleşmemiştir. Bediüzzaman da dahil olmak üzere, Peygamberimiz (sav)'den sonraki dönemlerde gelen müceddidlerin hiçbiri bu büyük görevleri yerine getirmiş değildir. Dolayısıyla Bediüzzaman da bu gerçeği dile getirerek Risale-i Nur'un şahs-ı manevisini Mehdilikle vasıflandıranların yanıldıklarını ifade etmektedir.
Bediüzzaman, risalelerin yazarı olması nedeniyle, bazı çevreler tarafından kendisinin de Hz. Mehdi olarak nitelendirildiğini belirtmiştir. Ancak yukarıda da açıklandığı gibi Bediüzzaman, Hz. Mehdi'nin yerine getireceği iki büyük görev dikkate alınmadığı için böyle yanlış bir yorumda bulunulduğunu ifade etmiştir. Dolayısıyla Mehdilik konusundaki bu düşüncenin asılsızlığını bir kez daha belirtmiştir.
Bediüzzaman bu düşüncenin yanlışlığını kullandığı "HATTA" kelimesiyle bir kez daha vurgulamıştır. Bediüzzaman "hatta" kelimesini burada, "bundan daha da garip ve daha da acayip olanı" anlamında kullanmıştır. Risale-i Nur'un Mehdi olduğunun zannedildiğini, bundan daha da garip olarak kendisine yönelik de böyle bir iddiada bulunulduğunu belirtmiştir. Bediüzzaman bu ifadesiyle, öne sürülen bu Mehdilik iddiasının yanlışlığını bir kez daha vurgulamaktadır.
Bediüzzaman bu sözünde ayrıca kendisine Mehdilik iddiasında bulunulmasının "sürekli olarak devam eden bir iddia olmadığını" kullandığı "BAZEN"kelimesiyle ifade etmiştir.
Bediüzzaman Hz. Mehdi'nin yerine getireceği üç görevden bahsettiği kimi sözlerinde Hz. Mehdi'nin ayırt edici bir özelliği olarak "ÇOK GENİŞ DAİREDE HÜKMETMESİ"ne dikkat çekmiştir. Hz. Mehdi'nin bu özelliği son derece önemlidir. Hz. Mehdi görevlerini sadece belirli bir bölgede yerine getirmeyecek, onun etki alanı çok geniş bir dairede, yani dünya çapında olacaktır. Bediüzzaman, "dar daire" olarak ifade ettiği "küçük çaplı" uygulamaların Müslümanları yanıltmaması gerektiğini belirtmektedir. Hz. Mehdi'nin ikinci ve üçüncü görevlerini geniş dairede gerçekleştireceğini hatırlatarak, Risale-i Nur'un şahs-ı manevisine yapılan Mehdilik yakıştırmasının yanlışlığını delilleriyle birlikte açıklamaktadır.
Bediüzzaman'ın Hz. Mehdi'nin yerine getireceğini belirttiği görevler konusunda "ÇOK GENİŞ ÇAPLI BİR HÜKMETME" yani "DÜNYA ÇAPINDA" bir sonuç ise bugüne kadar gerçekleşmiş değildir. Bu da Hz. Mehdi'nin geçmiş dönemde ortaya çıkmış bir şahıs ya da şahs-ı manevi olmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Söz konusu üç görevin dünya çapında yerine getirilmesi, Allah'ın izniyle Hz. Mehdi'nin en önemli alametlerinden olacak ve onu tüm insanlara tanıtacaktır.
Bediüzzaman, Hz. Mehdi'nin dünya çapında gerçekleşecek olan ikinci (İslam Birliği'ni kurmak) ve üçüncü (Kuran ahlakını tüm dünyaya yaymak) görevlerinin,  onun ayırt edici ve tanıtıcı özellikleri olduğunu hatırlatmıştır. Çünkü bu görevleri dünya çapında yapacak olan tek şahıs Hz. Mehdi'dir. Dolayısıyla eğer bu görevler bu özellikleriyle birlikte gerçekleşmemişse, bu durumda Mehdilik konusunda herhangi bir iddiada bulunabilmek de söz konusu değildir. Çünkü böyle bir iddia Peygamberimiz (sav)'in hadisleriyle, İslam alimlerinin ve Bediüzzaman'ın bu doğrultuda yaptıkları açıklamaların tümüyle çelişecektir.
Bediüzzaman da bu sözleriyle, Hz. Mehdi konusunda bir iddiada bulunabilmek için dünya çapında gerçekleşmesi gereken bu iki büyük görevin yerine getirilip getirilmediğinin dikkate alınması gerektiğini hatırlatmaktadır. Bediüzzaman bu delillerin oluşmadığı bir durumda yapılacak bir Mehdiyet benzetmesinin hatalı bir çıkarım olacağını belirtmektedir. Bediüzzaman kulllandığı "NAZARA ALMAMIŞLAR" ifadesiyle, kendisini veya Risale-i Nur'u Hz. Mehdi zannedenlerin bu önemli hususu gözden kaçırdıklarını ve bu sebeple de yanıldıklarını ifade etmiştir.

16- Ahir Zamanda Hristiyanlığı Kim Temsil Edecektir?

... HAZRET-İ İSA ALEYHİSSELAM, İSEVÎLİK ŞAHS-I MANEVÎSİNİ TEMSİL EDEREK DİNSİZLİĞİN ŞAHS-I MANEVÎSİNİ TEMSİL EDEN DECCAL'İyok eder...(Mektubat, s. 6)
Bediüzzaman, Hz. İsa'nın yeryüzüne ikinci kez geleceğini ve Deccal'in fitnesini fikren etkisiz hale getireceğini bildirmektedir.
Bediüzzaman bu sözleriyle “HZ. İSA'NIN, HRİSTİYANLIĞIN ŞAHSI MANEVİSİNİ TEMSİL ETTİĞİNİ” belirtmektedir. Bediüzzaman, tarih boyunca gönderilmiş tüm elçiler ve peygamberler gibi, Hz. İsa'nın da onu destekleyen, ona inanan ve onu takip eden kimselerden oluşan bir şahsı manevisi olacağını bildirmektedir. Ancak Bediüzzaman “İSEVİLİK ŞAHSI MANEVİSİNİ TEMSİL EDEREK” sözleriyle, Allah’ın adetullahına (Allah’ın kanununa) uygun olarak “HZ. İSA'NIN DA BU ŞAHSI MANEVİNİN BAŞINDA BİZZAT BİR HİDAYET ÖNDERİ OLARAK BULUNACAĞINI” ifade etmektedir. Nitekim bir şahsı manevinin bir şahsı maneviyi temsil etmesi söz konusu değildir. Bir şahsı manevinin oluşabilmesi için, onun başında öncelikle “BİR ŞAHSIN” var olması gerekmektedir. Bediüzzaman da bu gerçeği vurgulayarak Hz. İsa'nın bir şahsı manevi olmadığını, kendi şahsı manevisinin başında bulunacağını ve onlara bizzat önderlik edeceğini açıklamaktadır.
Bediüzzaman'ın belirttiği bu gerçekler bir iki soru sorulduğunda da kolaylıkla anlaşılmaktadır:
1- İsevilik şahsı manevisini bir kişi temsil ediyor. Bu kimdir?
Hz. İsa.
2- Hz. İsa kimi temsil ediyor?
İsevilik şahsı manevisini.
Bu soruların cevapları Bediüzzaman’ın Hz. İsa’dan ve şahsı manevisinden ayrı kavramlar olarak bahsettiğini açıkça ortaya koymaktadır.

17- Ahir Zamanda Dinsizliği Kim Temsil Edecektir?

... HAZRET-İ İSA ALEYHİSSELAM, İSEVÎLİK ŞAHS-I MANEVÎSİNİ TEMSİL EDEREK DİNSİZLİĞİN ŞAHS-I MANEVÎSİNİ TEMSİL EDEN DECCAL'İyok eder...(Mektubat, s. 6)
Bediüzzaman bu sözlerinde aynı Hz. İsa gibi, Deccal'in de bir şahsı manevisi olacağını belirtmektedir. Ancak Bediüzzaman “DİNSİZLİĞİN ŞAHS-I MANEVİSİNİ TEMSİL EDEN DECCAL'İ” sözleriyle, Deccal'in de yine “BİR ŞAHIS OLARAK DİNSİZLİĞİ TEMSİL EDEN BU ŞAHSI MANEVİNİN BİZZAT BAŞINDA BULUNACAĞINI”ifade etmektedir.
Bediüzzaman eserlerinde, Peygamberimiz (sav)'in ahir zamanda geleceğini müjdelediği tüm isimlerin birer şahıs olduklarını çeşitli delillerle açıklamıştır. Deccal de bu ahir zaman şahıslarından biridir. Bediüzzaman Deccal'in bir şahıs olacağını ne kadar detaylandırarak açıkladıysa, Hz. İsa ve Hz. Mehdi'nin birer şahıs olacakları konusunda da aynı açıklıkta deliller ortaya koymuştur. Kuşkusuz ki Bediüzzaman'ın bu anlatımlarından bir kısmını farklı yorumlayıp, Hz. İsa ve Hz. Mehdi'nin birer şahsı manevi, ancak Deccal'in bir şahıs olacağını düşünmek çok yanlış bir yaklaşım olacaktır. Zira Bediüzzaman Deccal gibi, “Hz. İsa ve Hz. Mehdi'nin de BİRER ŞAHIS OLARAK geleceklerini” ısrarla tekrarlamış ve bunları delilleriyle birlikte açıklamıştır.

18- Hz. İsa Geldiğinde Onu Kimler Tanıyabilecektir?

... HAZRET-İ İSA ALEYHİSSELAM GELDİĞİ VAKİT, herkes ONUN HAKİKÎ ÎSA, olduğunu bilmek lâzım değildir. ONUN MUKARREB VE HAVASSI (derin imanlı yakın talebeleri), nur-u iman (imanın ışığı) ile ONUTANIR. Yoksa bedahet (birdenbire ve açıkça) derecesindeHERKES ONU TANIMAYACAKTIR...(Mektubat, s. 60)
Bediüzzaman, ikinci kez yeryüzüne gelişinin ilk yıllarında Hz. İsa'yı tanıyabilecek insanların sayısının çok az olacağını bildirmiştir. Buna göre, ancak yakın çevresi ve derin iman sahibi talebeleri Hz. İsa'yı imanlarının nuru ile tanıyabilecek, fakat toplumun geneli onun açıkça Hz. İsa olduğunu bilmeyecektir.
Bediüzzaman burada kullandığı "HZ. İSA ALEYHİSSELAM GELDİĞİ VAKİT" sözleriyle birkaç önemli konuya açıklık kazandırmaktadır. Bediüzzaman "GELDİĞİ VAKİT" ifadesiyle öncelikle Hz. İsa'nın "KESİN OLARAK GELECEĞİNİ" müjdelemektedir. "GELME" fiiliyle ise Bediüzzaman Hz. İsa'nın "manevi bir varlık" olmadığını "BİR ŞAHIS" olduğunu açıklamaktadır. Bir şahs-ı manevinin "gelmesi" söz konusu değildir. Bir şahs-ı manevi ancak "oluşabilir". "GELME" eylemi"bir insanın yapabileceği bir fiil"dir. Bediüzzaman da bu sözleriyle bu önemli farkı vurgulamakta ve Hz. İsa'nın bir şahıs olarak yeryüzüne geleceği konusuna kesinlik kazandırmaktadır.
Bediüzzaman ayrıca buradaki "HAKİKİ İSA" sözleriyle Hz. İsa'nın, yeryüzüne ikinci kez gelişinde, yine hepsi birer şahıs olan "sahte Mesihler"den farklı olacağını vurgulamış ve bu mübarek zatın "GERÇEK HZ. İSA" olacağını belirtmiştir. Hz. İsa geldiğinde, Kuran ayetlerinde ve Peygamberimiz (sav)'in hadislerinde bildirilen işaretlere uygun özellikleriyle, bu sahte mesihlerden ayırt edilecek ve Bediüzzaman'ın belirttiği gibi "hakiki Hz. İsa" olacaktır.
Bunun yanı sıra Bediüzzaman burada "MUKARREB VE HAVASSI" diyerek Hz. İsa'nın "DERİN İMANLI YAKIN TALEBELERİ" olacağından bahsetmiştir. Bir şahs-ı manevinin "talebeleri" ya da "yakın çevresi" olacağından bahsedebilmek hiçbir şekilde mümkün değildir.
Ancak bir insanın talebeleri olabilir. Kuşkusuz Bediüzzaman da bu gerçeği çok iyi bilmektedir. Hz. İsa'nın talebelerinden bahsederek, onun bir şahs-ı manevi olmadığını Müslümanlara açıklamakta, mübarek şahsıyla talebelerinin başında bizzat bulunacağını haber vermektedir.
Bediüzzaman "HERKES ONU TANIMAYACAKTIR" sözleriyle Hz. İsa'yı ilk geldiği yıllarda herkesin bilip anlayamayacağını, dolayısıyla toplumun genelinin onu tanıyamayacağını ifade etmektedir. Bediüzzaman bu sözleriyle yukarıda anlatılan ve insanlara ait bir durum olan "TANINMA" özelliğine bir kez daha dikkat çekmektedir. Eğer Bediüzzaman Hz. İsa'nın bir şahs-ı manevi olduğu kanaatinde olsaydı, böyle bir açıklama yapmaz. Hz. İsa'nın tanınmasından bahsetmezdi. Ama Bediüzzaman "ONU" kelimesiyle Hz.  İsa'nın "BİR ŞAHIS" olduğunu belirtmiş ve sonra da açıkça onu kimlerin tanıyamayacağını açıklayarak, bu durumu bir kez daha vurgulamıştır.

19- Bediüzzaman, Hz. Mehdi’de Görüleceğini Belirttiği Hakim Sıfatına Sahip Olmuş Mudur?

20- Hz. Mehdi’nin ‘En Büyük Müçtehid’ Olacağını Söyleyen Bediüzzaman İçtihad Etmiş Midir?

Ahir zamanın en büyük fesadı zamanında, elbette EN BÜYÜK BİR MÜÇTEHİD (ihtiyaç oluştuğunda ayetlerden hüküm çıkaran büyük İslam alimi) hem EN BÜYÜK BİR MÜCEDDİD (her yüzyıl başında dini hakikatleri devrin ihtiyacına göre ders vermek üzere gönderilen büyük İslam alimi, yenileyen, yenileyici), hem HAKİM, hem MEHDİ hem MÜRŞİD (doğru yolu gösteren kişi) hem KUTB-U AZAM (Müslümanların kendisine bağlandıkları büyük evliyalardan, zamanın en büyük mürşidi) olarak BİR ZAT-I NURANİYİ (nurlu bir zatı) GÖNDERECEK ve O ZAT da, EHL-İ BEYT-İ NEBEVİDEN (Peygamberimiz (sav)'in soyundan) OLACAKTIR.(Mektubat, s. 411-412)
Bediüzzaman ahir zaman alametlerinin şiddetlendiği dönemde Allah'ın insanların kurtuluşuna vesile olması için Peygamberimiz (sav)'in soyundan nurani bir şahıs olan Hz. Mehdi'yi göndereceğini bildirmiş ve bu kutlu zatı geçmiş dönemlerdeki müceddidlerden ayıran özellikleri anlatmıştır.
EN BÜYÜK BİR MÜÇTEHİD ve EN BÜYÜK BİR MÜCEDDİD:
Peygamberimiz (sav) hadislerinde her yüzyıl başında insanlara din ahlakını ve hükümlerini anlatan, dönemin ihtiyaçlarına göre açıklamalarda bulunan bir müceddid gönderileceğini bildirmiştir. Örneğin İmam-ı Rabbani 1000. Hicri yılın müceddididir. Mevlana Halid-i Bağdadi ittifakla Hicri 12. ve 13. asırlar arasındaki müceddiddir. Bediüzzaman da Hicri 12. asrın müceddidi Mevlana Halid'den tam yüz sene sonra yayınlanan Risale-i Nur'un müellifi (yazarı) olması sebebiyle kendisinin de 13. ve 14. asırlar arasındaki müceddid olduğunu belirtmiştir.
Bediüzzaman, Hz. Mehdi'nin ise kendisinden sonra geleceğini -tarih vererek- bildirmiş, Hicri 14. ve 15. yüzyıllar arasındaki "müceddid"in Hz. Mehdi olacağını müjdelemiştir. Bediüzzaman bu sözünde de Hz. Mehdi için "EN BÜYÜK MÜCEDDİD ve EN BÜYÜK MÜÇTEHİD" sıfatlarını kullanmaktadır."MÜCEDDİD" dini hakikatleri devrin ihtiyaçlarına göre açıklayan, "MÜÇTEHİD" de ihtiyaç oluştuğunda ayetlerden hüküm çıkaran büyük İslam alimi ve önderidir. Bu vasıftaki büyük zatlar, İslam toplumlarına örnek olmuş, yol göstermiş, zamanın kutbu olmuş önderlerdir. Bu önderlerden kimi içtihat etme(hükümleri usulüne uygun olarak Kuran ve hadislerden istifade ile ortaya koyma) ve hüküm verme vasıflarından dolayı "mezhep önderleri" olmuşlardır; Müslümanlar da onlara uymuşlardır.
İmam Hanefi, İmam Şafi, İmam Hanbeli, İmam Maliki bu önderlerden olup 4 mezhebin kurucularıdır. Bütün ehl-i sünnet onların verdiği hükümlerle amel etmektedir. Bediüzzaman bu "müçtehid ve müceddid"lerin en büyüklerinin ise Hz. Mehdi olacağını ifade etmiştir. Bu da Hz. Mehdi'nin içtihat etme(hükümleri usulüne uygun olarak Kuran ve hadislerden istifade ile ortaya koyma) ve hüküm vermeye en yetkili kişi olarak, kendisinin de "tüm mezhepleri kaldıracağını" göstermektedir. Zira en büyük mezhep imamı olduğuna göre zaten tüm diğer mezhepleri kaldırması gerekir. Zamanında herkesin ona uyacağının bildirilmiş olması da bunu doğrulamaktadır.
Bediüzzaman, Hz. Mehdi'nin "en büyük müceddid ve müçtehid" olduğunu söyleyerek onun tüm mezheplerin üstünde olacağını ifade etmiştir. Geçmişten günümüze pek çok İslam alimi eserlerinde bu konuya değinmişlerdir. İslam tarihinin en büyük alimlerinden biri olan Muhyiddin Arabi ise "Fütühat-ül Mekkiye" isimli eserinde bu konuda şöyle bilgi vermiştir:
... MEHDİ, DİNİ PEYGAMBER'İN ZAMANINDA OLDUĞU GİBİ AYNEN UYGULAYACAK. YERYÜZÜNDE MEZHEPLERİ KALDIRACAK. HALİS HAKİKİ DİNDEN BAŞKA HİÇBİR MEZHEP KALMAYACAK. (Muhammed B. Resul El Hüseyin El Berzenci, Kıyamet Alametleri, s. 186-187)
Hüseyin Hilmi Işık ise, Saadet-i Ebediye adlı eserinde Hz. Mehdi'nin bu özelliğini şöyle haber vermiştir:
HAZRET-İ MEHDİ, AHİR ZAMANDA DÜNYAYA GELECEKTİR. Resulullah Efendimizin (sav) soyundan olacaktır. İsa Aleyhisselam'la buluşacak, MEZHEPLERİ KALDIRACAK, YALNIZ ONUN MEZHEBİ KALACAK. (H. Hilmi Işık, Saadeti Ebediye, s. 35)
Bediüzzaman Said Nursi bilindiği gibi Şafi mezhebindendir. Bir mezhep sahibi değildir ve bir başka mezhep kurucusuna tabi olmuştur; İmam Şafi'yi imamı olarak kabul etmiştir. Bediüzzaman bu konuyu eserlerinde şöyle ifade etmiştir:
"Evvelâ: Ben Şafiî'yim..." (Emirdağ Lahikası, s. 38)
"... hem hususî Şafiîce ibadetime." (Büyük Tarihçe-i Hayat, s. 202)
"Yalnız bu kadar var. Ben Şafiîyim..." (Büyük Tarihçe-i Hayat, s. 206)
"Hattâ Şafiî mezhebinde olduğu için..." (Emirdağ Lahikası, s. 573)
Oysa ki Hz. Mehdi tüm mezhepleri kaldıracak ve tüm mezheplerin üzerinde olacaktır. Bir mezhebe bağlı olan Bediüzzaman da, bu özelliğin Hz. Mehdi'ye ait olacağını belirterek kendisinin Hz. Mehdi olmadığını açıklamıştır.
HAKİM:
Bediüzzaman'ın kullandığı "HAKİM" kelimesinin sözlük anlamı, "Haklı ve haksızı ayırıp adalet üzere hükmeden, idare eden"dir. Bediüzzaman eserlerinde Hz. Mehdi'nin yerine getireceği görevlerinden bahsetmiş, halihazırda dağınık halde bulunan tüm İslam dünyasını birleştirip bu birlikteliğin liderliğini üstlenmenin de Hz. Mehdi'nin bu görevlerinden biri olduğunu belirtmiştir. Bediüzzaman Hz. Mehdi'nin, burada belirttiği "HAKİM"lik sıfatını kullanarak, tüm İslam aleminin başında olacağını ve Müslümanların meselelerine çözüm getireceğini bildirmiştir. Buna göre, Hz. Mehdi karar mekanizmasının başında olacak, onun adil hükümleri ve yönlendirmesiyle İslam dünyası idare edilecektir. Böyle bir gelişme şu ana kadar gerçekleşmemiştir. Nitekim Bediüzzaman da bu gerçeği hatırlatarak Hz. Mehdi'nin henüz gelmediğini dile getirmiş; ortaya çıktığında Hz. Mehdi'nin bu "HAKİMLİK VASFINI TAŞIMASIYLA TANINABİLECEĞİNE" dikkat çekmiştir. Bediüzzaman Said Nursi, şerefli fikri mücadelesini sürdürürken 28 yıl gibi uzun bir süreyi hapisanelerde ve sürgünlerde geçirmiştir. Yaşadığı süre içinde çoğu zaman “mahkum” olmuştur; ancak “hakim” olmamıştır.
MEHDİ:
Bediüzzaman Rabbimiz'in, ahir zamanın en zorlu ortamında, tüm insanların kurtuluşuna vesile olması için göndereceği mübarek zatın ayrıca "MEHDİ" vasfını da taşıyacağını bildirmiştir. "MEHDİ" kelimesi, "HİDAYETE EREN, HİDAYETE VESİLE OLAN VE HİDAYETE YÖNELTEN" anlamlarındadır. Mehdi sıfatı, özel bir lütuf olarak Allah'ın hidayetine mazhar olan ve Allah'ın kendisine yol gösterdiği kişiyi tanımlamaktadır. Ahir zamanda gelecek olan Hz. Mehdi de ismini bu özelliğinden almaktadır
MÜRŞİD ve KUTB-U AZAM:
Bediüzzaman Hz. Mehdi'nin özelliklerinden bazılarını saydığı bu sözünde onun aynı zamanda hem "MÜRŞİD" hem de "KUTB-U AZAM" olacağını bildirmiştir."MÜRŞİD" kelimesi "DOĞRU YOLU GÖSTEREN KİMSE" anlamına gelmektedir. "KUTB-U AZAM" ifadesi ise "MÜSLÜMANLARIN KENDİSİNE BAĞLANDIKLARI BÜYÜK EVLİYALARDAN, ZAMANIN EN BÜYÜK MÜRŞİDİ" anlamındadır. Bediüzzaman bu sözünün başındaki "ahir zamanın en büyük fesadı zamanında" ifadesiyle, Hz. Mehdi'nin dünyanın belki de en buhranlı devresi olan ahir zamanda, dünya çapında yapacağı çalışmalarla, imandan ve doğru yoldan, din ahlakından uzaklaşmış insanlığı gafletten uyandırıp hidayete yönelteceğini bildirmiştir. Hz. Mehdi, Müslümanların kendisine bağlandığı, zamanın en büyük yol göstericisi olacaktır.
ZAT-I NURANİ:
Bediüzzaman burada Hz. Mehdi'nin "BİR ZAT-I NURANİ" olduğundan bahsetmektedir. Eğer Bediüzzaman Hz. Mehdi'nin bir şahs-ı manevi olduğunu vurgulamak isteseydi burada "bir zat-ı nuraniden" değil, "bir şahs-ı manevi-i nuraniden" bahsederdi. Ancak çok açık olarak Hz. Mehdi için "BİR ZAT"ifadesini kullanmıştır. Ayrıca "NURANİ" kelimesiyle de bu mübarek zatın bir özelliğini de vurgulamış, onun "NURLU BİR ŞAHIS" olduğunu belirtmiştir.
EHL-İ BEYT-İ NEBEVİDEN:
Bediüzzaman bu sözüyle de Hz. Mehdi'nin "BİR ŞAHIS" olduğunu bir başka önemli delili hatırlatarak yeniden açıklamaktadır. Bediüzzaman "HZ. MEHDİ'NİN PEYGAMBERİMİZ (SAV)'İN SOYUNDAN GELEN BİR ŞAHIS OLACAĞINI" belirtmektedir. Bediüzzaman eserlerinde bu konuyu da çok sık olarak vurgulamaktadır. Bediüzzaman bir şahs-ı manevinin,  peygamber  soyundan  gelemeyeceğini kuşkusuz ki çok iyi bilmektedir. Bu özelliğini hatırlatarak Hz. Mehdi'nin mübarek bir soydan gelen "BİR İNSAN" olacağını ifade etmektedir.  Bunun yanı sıra Bediüzzaman risalelerde birçok kez kendisinin Peygamberimiz (sav)'in soyundan olmadığını belirtmiş ve Hz. Mehdi geldiğinde, diğer müceddidlerden bu özelliğiyle ayırt edilebileceğine dikkat çekmiştir.

9 Ocak 2014 Perşembe

İsa Mesih (as), Hz. Mehdi (as) ve İttihad-ı İslam

Bediüzzaman'ın Haber Verdiği Tarihler

1887'de Darwin'in otobiyografisinin basılmasına işaret ediyor ve gerçekleşmesinden 20 yıl önce, 1956'da Risale-i Nurların serbest bırakılacağını, nifakın sükut edeceğini söylüyor
1936'da, yaklaşık 30 yıl sonra yaşanacak 68 olaylarının sebep olacağı kargaşayı haber veriyor
12 Mart muhtırasının yaşanacağını 1944'te bildiriyor
Bediüzzaman Hazretleri, 1979-1980 yıllarına dikkat çekiyor
Risale-i Nur'da 1981, 1991 ve 2001 yıllarına işaretler
Bediüzzaman'ın 28 Şubat 1997 olayına işaret eden sözleri
Risale-i Nur'da 2004 yılına işaretler
Risale-i Nur'da 2007-2008 yıllarına işaretler
Kıyametin, Hicri 1545'te kopacağını söylemiştir (Allahualem)

Giriş

Bediüzzaman Hazretleri, Risale-i Nur'da hadisler ve ayetlerin ebced ve cifr hesabına bakarak bazı tarihlere dikkat çekmiştir. Yaşadığı devirde, 20 yıl sonra, 30 yıl sonra, hatta bir asır sonra nelerin yaşanabileceğini anlatan Bediüzzaman Hazretleri'nin bildirdiği bu tarihlerin tamamı doğru çıkmıştır. Bu, hem Allah'ın Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri'ne büyük bir nimeti hem de Müslümanlar için bir sevgi ve saygı vesilesidir.

1887'de Darwin'in otobiyografisinin basılmasına işaret ediyor ve gerçekleşmesinden 20 yıl önce, 1956'da Risale-i Nurların serbest bırakılacağını, nifakın sükut edeceğini söylüyor 

Emirdağ Lahikası, 1948-1952 yılları arasında yazıldı

Bediüzzaman Hazretleri, ebced hesabıyla 1887'de Darwin'in otobiyografisinin basılış tarihine dikkat çekiyor ve 1956'da nifakın tam sükutunun başlayacağını söylüyor

Bugünlerde on ikinci sahifeyi okurken birden "Şüphesiz münâfıklar Cehennem ateşinin en aşağı tabakasındadırlar." (Nisa Suresi, 145) âyeti gözüme ilişti. Mâkabline (öncesine) baktım "Tam bir teslimiyetle Allah'a yönelen, Allah'a ihlâsla itaat ve ibadet ederek bâtıl dinleri bırakıp İbrahim'in dini olan İslâma uyan kimseden din yönüyle daha güzel kim vardır? İbrahim'i ise Allah dost edinmiştir." (Nisa Suresi, 125) ilâ âhir gördüm. Arka sahifesine baktım, gördüm ki; Risale-i Nur'a işaret eden dört âyet var ve onlar Birinci Şua'da izah edilmiş. Kalbime geldi: Herhalde bu dehşetli âyet, bu dehşetli ve zulümatlı ve nifakı kuvvetli asrımıza da hususî bakar. Dikkat ettim, kanaatım geldi. Bir emaresi şudur ki:"İnnel munâfikîne fîd derkil esfeli minen nâr" (Şüphesiz münâfıklar cehennem ateşinin en aşağı tabakasındadırlar) cifir ve ebced hesabıyla, tam tamına nifakın dört mertebesinin tarihlerine tevafuk ile parmak basıyor.
Şöyle ki:
Şeddeler sayılır, eğer okunmayan hemzeler ve fîd deki okunmayan "Ya" sayılmazsa, tam tamına H. 1362 (M. 1943) (2. DÜNYA SAVAŞI'NIN EN ŞİDDETLİ ÇARPIŞMALARININ OLDUĞU YILLAR) ederek bu seneye parmak basar. Eğer "minen nâr" (ateşin) daki şedde bir nun, bir lâm-ı aslî hesab olsa H. 1342 (M. 1924) (1. DÜNYA SAVAŞI SONRASI PARÇALANMALARIN, ÇATIŞMALARIN, SIKINTILARIN DEVAM ETTİĞİ YILLAR) ederek Birinci Harb-i Umumî'nin dehşetli nifakları netice veren tarihine tam tamına tevafukla haber verir. Eğer şedde iki nun sayılsa, okunmayan hemzeler ve "Ya" da sayılsa H. 1376 (1956) EDEREK, BU ZULÜMATLI NİFAKIN SÜKUT MERTEBESİNE ve çok âyetlerde "Nur" ile karşılaştırılan "ilâ ez zulumâti" (zulümlere) kelimesinin makam-ı cifrîsi olan H. 1372 (M. 1953)'e dört farkla tevafuk ederek haber verir. Eğer okunmayanlar sayılsa ve "ennar" (ateş) daki şedde lâm-ı aslî olsa, tam tamına H. 1306 (M. 1887)(DARWIN'İN OTOBİYOGRAFİSİNİN BASILDIĞI TARİH) ederek küfür ve nifakın dehşetli fırtınalarının tarihine tevafukla parmak basar gördüm. Evet, iki "ra" 400; üç "fa" , iki "lâm" 300; bir "kaf" , iki şeddeli "nun" lar 300; bir "mim" bir "sin" 100; diğer "mim", bir "ye", bir "nun" o da 100, iki "nun" o da 100; yekûnü 1300. Bir "lâm", bir "kef" 50, şeddeli "dal" 8 ve iki medde, iki hemze 4; mecmuu 1362 eder. Öteki üç adedi de kıyas edilsin. (Emirdağ Lahikası, sf. 34-35)

Bediüzzaman Hazretleri Risale Nur'un 1956 yılında serbest bırakılacağını haber vermiştir…

Bediüzzaman, Emirdağ Lahikası adlı eserinde, Nisa Suresi'nin 145'inci ayetinin ebcedinin "1956 yılını" gösterdiğini belirtmiştir.
GERÇEKTEN MÜNAFIKLAR, ATEŞİN EN ALÇAK TABAKASINDADIRLAR. ONLARA BİR YARDIMCI BULAMAZSIN. (Nisa Suresi, 145)
AYETİN EBCEDİ: MİLADİ 1956 YILI
... Eğer şedde iki nun sayılsa, okunmayan hemzeler ve (ye) de sayılsa 1376 (1956-1957) EDEREK, BU ZULÜMATLI NİFAKIN (dinsizlik ve zulme dayalı, ikiyüzlü münafıkane sistemin) SUKUT MERTEBESİNE (susma, son bulma derecesine)... (Emirdağ Lahikası, sf. 35)
Kuran'da 1956 yılının ebcedini veren bir başka ayet ise Al-i İmran Suresi'nin 81. ayetidir:
Hani Allah peygamberlerden 'kesin bir söz (misak)' almıştı: "Andolsun size kitap ve hikmetten verip SONRA SİZE BERABERİNİZDEKİNİ DOĞRULAYAN BİR ELÇİ GELDİĞİNDE , ona kesin olarak iman edecek ve ona yardımda bulunacaksınız." Demişti ki: "Bunu ikrar ettiniz ve bu ağır yükümü aldınız mı?" Onlar: "İkrar ettik" demişlerdi de "Öyleyse şahid olun, Ben de sizinle birlikte şahid olanlardanım," demişti. (Al-i İmran Suresi, 81)
AYETİN İŞARETLİ KISMININ EBCEDİ: MİLADİ 1956 YILI
Bediüzzaman Hazretleri 1936'da yazmış olduğu Şualar adlı eserinin Birinci Şua adlı bölümünde de, bu eseri yazdığı tarihten 20 YIL SONRA, yani 1956 YILINDA gerçekleşecek olaylara bir kez daha dikkat çekmiştir.
Birden hatıra geldi ki: Bu üç farkın sırrı ise Risalet-ün Nur'un mertebesi üçüncüde olmasıdır. Yani vahiy değil ve olamaz. Hem umumiyetle dahi ilham değil, belki ekseriyetle Kur'anın feyziyle ve medediyle kalbe gelen sünuhat ve istihracat-ı Kur'aniyedir.
Cây-ı dikkattir ki, birinci (ayeti) "Hâ mîm" olan Sure-i Mü'min'de "Tenzîlul kitâbi minallâhil azîzil alîm" (Bu Kitab'ın indirilmesi, Aziz, Alim olan Allah'tandır) makam-ı cifrîsi, bazı mühim âyetler gibi bin üç yüz yetmişe (H. 1370 – M. 1951'e)bakıyor. ACABA ON BEŞ - YİRMİ SENE SONRA (BİRİNCİ ŞUA 1936'DA TELİF EDİLİYOR, 20 SENE SONRASI 1956, RİSALEİ NUR'UN SERBEST BIRAKILDIĞI YIL) başka bir nur-u Kur'an zuhur mu edecek, YAHUT RİSALE-İ NUR'UN BİR İNKİŞAF-I FEVKALÂDE İLE BİR FÜTUHATI MI OLACAK BİLMEDİĞİMDEN O KAPIYI AÇAMIYORUM(Şualar, Birinci Şua, sf. 615)

Risale-i Nur talebesi Ahmed Feyzi Kul da, 1956 yılının önemini vurgulamıştır

Risale-i Nur talebesi Ahmed Feyzi Kul, 1950 yılında yazdığı "Maidet-ül Kur'an ve Hazinet-ül Bürhan" adlı eserinde bazı ayetlerin ebced değerlerini hesap etmiştir. Bu eser, Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri tarafından kabul görerek, "Tılsımlar Mecmuası"nın sonuna eklemiştir. Bu eserde ebced değeri olarak Miladi 1956 yılını veren ayet Taha Suresi'nin 68. ayettir.
"Korkma! dedik, üstün gelecek olan KESİNLİKLE SENSİN. (Taha Suresi, 68)
AYETİN İŞARETLİ KISMININ EBCEDİ: MİLADİ 1956 YILI
Bu ayette geçen "KESİNLİKLE SENSİN" sözlerinin ebced değeri Miladi 1956 yılını göstermektedir.

Diğer bir Kuran ayeti

Düzene konulması (ıslah)ından sonra yeryüzünde bozgunculuk (fesad) çıkarmayın; O'na korkarak ve umut taşıyarak dua edin. DOĞRUSU ALLAH'IN RAHMETİ İYİLİK YAPANLARA PEK YAKINDIR. (Araf Suresi, 56)
AYETİN İŞARETLİ KISMININ EBCEDİ: MİLADİ 1956 YILI
1956 yılına kadar Risale-i Nur bulundurmak, okumak, dağıtmak yasaklanmış, Nur Risaleleri hakkında bin beş yüz kadar kamu davası açılmıştı. 1956 yılında ise, 8 yıldır Afyon'da süren dava sonuçlanmasıyla bu konuda verilen büyük hukuk mücadelesi de son bulmuş ve risalelerin hiçbir suç unsuru taşımayan imani eserler olduğu, mahkeme huzurunda karara bağlanmıştı. Afyon Mahkemesi, 1956'da Diyânet İşleri Riyaseti Müşavere Kurulu, bütün Risale-i Nur Külliyâtı'nı tek tek inceleyerek her bir Risale hakkında, olumlu ve yararlı Kur'anî bir tefsir olduğuna ilişkin bir rapor sunmuş, Nur Risaleleri'nin beraat ve iadesine karar vermiş ve böylece Risale-i Nurlar'ın yayınlanması serbest bırakılmıştı.

1956'da dünyada ve Türkiye’de büyük olaylar yaşanmıştır

3 Ocak 1956
Sudan bağımsız bir cumhuriyet olduğunu ilan etti.
20 Mart 1956
Tunus, Fransa'dan bağımsızlığına kavuştu.
23 Mart 1956
Pakistan, dünyanın ilk İslami Cumhuriyeti oldu.
7 Nisan 1956
Fas bağımsızlığını ilan etti.
5 Şubat 1956
Devlet Meteoroloji İşleri Umum Müdürlüğünden bildirildiğine göre MERİÇ VE TUNCA NEHİRLERİ DONMUŞTUR.
13 Şubat 1956
ANKARA'DA ÇIKAN YANGIN ŞİDDETLİ LODOS FIRTINASININ ETKİSİYLE genişlemiş, hükümet konağı, adliye, jandarma, postane, askerlik şubesi ve ziraat bankası binaları tamamen yanmıştır.
Nisan 1956
Seyhan Nehri'nin su baskınları, Büyük Menderes, Gediz ve Ceyhan havzalarında ise taşkınlar meydana gelmiştir.
1956
ORTAOKULLARDA DİN DERSİ OKUTULMAYA başlanmıştır.

1936'da, yaklaşık 30 yıl sonra yaşanacak 68 olaylarının sebep olacağı kargaşayı haber veriyor

Şualar, Birinci Şua 1936'da yazıldı, Bediüzzaman 32 yıl sonra olacak olayları haber veriyor

Bediüzzaman 1967 tarihine dikkat çekerek 68 olaylarının başlangıcına işaret ediyor

Bu âyetteki esrarlı müvazene-i Kur'aniyeyi (Kuran'daki uyumu) düşünürken, Sure-i Hud'daki "Mutsuz olanlar ateştedirler, onlar için orada (kahırla ve acıyla) nefes alıp vermeler vardır." (Hud Suresi, 106) "ellezîne şekû" (şaki olanlar, mutsuz olanlar) fıkrasına karşı; "Mutlu olanlar da, artık onlar cennettedirler." (Hud Suresi, 108) ayetinin "ellezîne suidû" (mutlu olanlar, said olanlar) deki müvazene (uyum) hatıra geldi ve bildirdi ki: Nasıl ki bu ikinci âyet ve birinci fıkra Risale-i Nur'un mesleğine, şakirdlerine tam tamına manen ve cifirce bakıyor. Öyle de: "Mutsuz olanlar ateştedirler, onlar için orada (kahırla ve acıyla) nefes alıp vermeler vardır." (Hud Suresi, 106) âyeti dahi, Risale-i Nur'un muarızlarına (karşıtlarına) ve düşmanlarına ve onların cereyanlarının mebdeine (başlangcına) ve faaliyet devresine ve müntehasına cifir ile, tevafuk ile işaret eder.
Şöyle ki:
"Ağızlarıyla Allah'ın nurunu söndürmek istiyorlar. (Nur Suresi, 32) (Yurîdûne en yutfîû nûrallâhi) gibi âyetlerin bahsinde Birinci Şua'da yedi-sekiz âyâtın ehemmiyetle gösterdikleri bin üç yüz on altı (H. 1316 – M. 1898) ve yedi (H. 1316 – M. 1898 ve H. 1317 – M. 1899) (1900 YANİ 20. YÜZYILIN BAŞI DARWINİZİM, MATERYALİZMİN DÜNYA ÇAPINDA GÜÇLENDİĞİ, OSMANLI'NIN DAĞILDIĞI, İSLAM ALEMİNİN PARÇALANDIĞI TARİH) tarihi ki, Kur'ana karşı olan sû'-i kasdın mebdeidir (başlangıcıdır)... HER İKİ ŞEDDELİ İKİŞER SAYILSA BİN ÜÇ YÜZ SEKSEN YEDİ (H. 1387 – M. 1967) (DÜNYA ÇAPINDA ANARŞİZMİN YAYILDIĞI 68 OLAYLARININ ASIL BAŞLANGICI 1967'DİR) ki "Gaybı hakkıyla ancak Allah bilir" DEHŞETLİ BİR CEREYANIN MÜNTEHASI TARİHİ OLMAK İHTİMALİ VAR.

12 Mart muhtırasının yaşanacağını 1944'de bildiriyor

Şualar, 2. Şua 1943-44'de yazılıdı. Bediüzzaman, 27 yıl sonra olacak olayları haber veriyor

Bediüzzaman Felak Suresi'nde 1971'de Türkiye'deki olaylara işaret edildiğini anlatıyor.

AYNI BÖLÜMDE VERDİĞİ TARİHLER:
1933 HİTLER ALMANYA BAŞBAKANI SEÇİLİYOR
1942 İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI'NIN EN ŞİDDETLİ OLDUĞU DÖNEM
1910 BİRİNCİ BALKAN SAVAŞI VE TRABLUSGARB SAVAŞINA ZEMİN HAZIRLANAN YIL, 1911'DE BALKAN SAVAŞI, 1913'DE TRABLUSGARB SAVAŞI FİİLEN BAŞLIYOR.
1971 12 MART MUHTIRASI
Kul e'uzü birabbilfelak (De ki: Sığınırım sabahın Rabbine )
Minşerri ma halak (Yarattığı şeylerin şerrinden )
Ve min şerri ğasikın iza vekab (Karanlığı çöktüğünde gecenin şerrinden )
Ve min şerrinneffasati fiyl'ukad (Düğümlere üfleyen büyücülerin şerrinden )
Ve min şerri hasidin iza hased (Haset ettiğinde hasetçinin şerrinden )
Bu sûrenin herbir âyetinin mânâları çoktur. Yalnız mânâ-yı işârî ile beş cümlesinde dört defa  ŞER (KÖTÜLÜK) kelimesini tekrar etmek ve kuvvetli münâsebet-i mâneviye ile beraber dört tarzda bu asrın emsalsiz dört dehşetli ve fırtınalı maddî ve mânevî şerlerine ve inkılâblarına (ihtilallerine) ve mübârezelerine (devrimlerine) aynî tarih ile parmak basmak ve mânen "Bunlardan çekininiz" emretmek, elbette Kur'ân'ın î'cazına yakışır bir irşad-ı gaybîdir.
Meselâ: Başta Kul e'uzü birabbilfelak (De ki: Sığınırım sabahın Rabbine) cümlesi, bin üçyüz elli iki veya dört (1352 (M. 1933) –1354 (M. 1934-1935)) (1933'DE HİTLER BAŞBAKAN OLUYOR, 1935'DE YENİDEN SİLAHLANMA KAMPANYASINI BAŞLATIYOR) tarihine hesab-ı ebcedî ve cifrîyle tevafuk edip nev'-i beşerde en geniş hırs ve hasedle ve birinci harbin sebebiyle vukua gelmeye hazırlanan ikinci harb-i umumîye işâret eder. Ve ümmet-i Muhammediyeye mânen der: "Bu harbe girmeyiniz ve Rabbinize iltica ediniz." Ve bir mâna-yı remziyle, Kur'ân'ın hizmetkârlarından olan Risâle-i Nur şakirdlerine hususî bir iltifat ile onların Eskişehir hapsinden, dehşetli bir şerden aynı tarihiyle kurtulmalarına ve haklarındaki imha plânının akîm (neticesiz) bırakılmasına remzen haber verir; mânen "İstiâze ediniz" (şeytandan sığınır gibi sığınınız) emreder gibi bir remz verir.
H. 1352- M. 1933- HİTLER'İN ALMANYA BAŞBAKANI OLDUĞU TARİH.
H. 1354- M. 1934- HİTLER'İN ORDU ÜZERİNDE TAM DENETİM KURDUĞU YIL. 30 HAZİRAN 1934'DE BİR GECEDE ÇOK SAYIDA ÜST DÜZEY SUBAYIN KATLEDİLMESİ EMRİYLE 85 KİŞİNİN KATLEDİLMESİNİ SAĞLADIĞI VE ORDUNUN TAMAMEN ONA BAĞLANDIĞI TARİH. AYNI ZAMANDA, RİSALE-İ NUR TALEBELERİNİN ESKİŞEHİR HAPİSANESİNDEN KURTULDUĞU TARİH.
M. 1935- HİTLER'İN YENİDEN SİLAHLANMA ADINI VERDİĞİ HAREKETİ BAŞLATTIĞI YIL.
Hem meselâ: Minşerri ma halak (Yarattığı şeylerin şerrinden) cümlesi -şedde sayılmaz- bin üç yüz altmış bir (1361- m. 1942)(1942, İKİNCİ DÜNYA SAVAŞININ ŞİDDETLİ OLDUĞU YILLAR) ederek bu emsalsiz harbin merhametsiz ve zâlîmane tahribatına rumî ve hicrî tarihiyle parmak bastığı gibi; aynı zamanda bütün kuvvetleriyle Kur'ânın hizmetine çalışan Nur şakirdlerinin geniş bir imha plânından ve elîm ve dehşetli bir belâdan ve Denizli hapsinden kurtulmalarına tevâfukla, bir mâna-yı remzî ile onlara da bakar. "Halk'ın şerrinden kendinizi koruyunuz" gizli bir îma ile der.
H. 1361- M. 1942- İKİNCİ DÜNYA HARBİNİN EN ŞİDDETLİ OLDUĞU TARİHLERDEN. HİTLER KAFKASYA, KARADENİZ VE HAZAR PETROLLERİNİ ELE GEÇİRMEK İÇİN İŞGALİ GENİŞLETME KARARI ALDI. STALİNGRAD'IN ELE GEÇİRİLMESİ İÇİN YAPILAN SAVAŞTA 500 İLA 850 BİN KİŞİNİN ÖLDÜĞÜ BİLİNİYOR. AYRICA NUR TALEBELERİNİNİN DENİZLİ HAPİSANESİNDEN KURTULDUKLARI TARİH.
Hem meselâ: Ve min şerrinneffasati fiyl'ukad (Düğümlere üfleyen büyücülerin şerrinden) cümlesi -şeddeler sayılmaz- bin üç yüz yirmi sekiz (H. 1328- M. 1910)(BALKAN SAVAŞLARININ ZEMİNİNİN HAZIRLANDIĞI YIL); eğer şeddedeki (lâm) sayılsa, bin üç yüz elli sekiz (H. 1358- M. 1939)(2. DÜNYA SAVAŞININ RESMEN BAŞLAMASI) adediyle bu umumî harbleri yapan ecnebi gaddarların, hırs ve hased ile bizdeki Hürriyet İnkılâbı'nın Kur'ân lehindeki neticelerini bozmak fikri ile tebeddül-ü saltanat (saltanatın değişmesi) ve Balkan ve İtalyan Harbleri ve Birinci Harb-i Umumî'nin patlamasıyla maddî ve manevî şerlerin, siyasî diplomatların radyo diliyle herkesin kafalarına sihirbaz ve zehirli üflemeleriyle ve mukadderat-ı beşerin düğme ve ukdelerine gizli plânlarını telkin etmeleriyle bin senelik medeniyet terakkiyâtını (ilerlemesini) vahşiyâne mahveden şerlerin vücuda gelmeye hazırlanmaları
H. 1328- M. 1910 – BALKANLARDA, BALKAN SAVAŞININ ZEMİNİ OLAN AYRILIKÇI HAREKETLER BAŞLIYOR. 1913'DE BİTEN SAVAŞ SONRASINDA OSMANLI BALKANLAR'DA ÇOK GENİŞ TOPRAK KAYBEDİYOR. BULGARİSTAN ORDUSU, ÇATALCA'YA KADAR İLERLİYOR. 1911'DE İSE İTALYA'YLA TRABLUSGARB SAVAŞI BAŞLIYOR VE TRABLUSGARB ELDEN ÇIKIYOR.
H. 1358- M. 1939- RESMİ OLARAK İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI BAŞLIYOR. 1945'E KADAR SÜREN SAVAŞTA RESMİ RAKAMLARA GÖRE 75 MİLYON İNSAN ÖLÜYOR. GERÇEK RAKAMIN İSE ÇOK DAHA FAZLA OLDUĞU BİLİNİYOR.
BU SÛREYE ÂİT BİR NÜKTE-İ İ'CÂZİYENİN HAKİYESİDİR :
Nasıl bu sûre, beş cümlesinden dört cümlesi ile bu asrımızın dört büyük şerli inkılâblarına ve fırtınalarına mana-yı işarî ile bakar; aynen öyle de, dört defa tekraren Minşerri (kötülükten) -şedde sayılmaz- kelimesiyle âlem-i İslâmca en dehşetli olan Cengiz ve Hülâgû fitnesinin ve Abbasî Devleti'nin inkıraz zamanının asrına dört defa mânâ-yı işarî ile ve makam-ı cifrî ile bakar ve parmak basar. (DÖRT DEFA ŞER KELİMESİ TEKRAR ETTİĞİ İÇİN DÖRT AYRI FİTNEYE BAKAR DİYOR: 1. CENGİZHAN FİTNESİ, 2. HÜLAGÜ FİTNESİ, 3. BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI, 4. İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI) Evet –şeddesiz şer (kötülük) beş yüz (H. 500- M. 1106) eder; min (den) doksan (90- M. 709)'dır. İstikbale bakan çok âyetler, hem bu asrımıza hem o asırlara işaret etmeleri cihetinde, istikbalden haber veren İmam-ı Ali ve Gavs-ı Azam dahi, aynen hem bu asrımıza, hem o asra bakıp haber vermişler. ğasikın iza vekab (Karanlığı çöktüğünde gece)kelimeleri bu zamana değil, belki ğasikın (karanlığın en koyu hali) bin yüz altmış bir (1161-1747) ve iza vekab (iyice çöktüğü) sekiz yüz on (810- 1407) ederek, o zamanlarda ehemmiyetli maddî manevî şerlere işâret eder. EĞER BERABER OLSA, MİLÂDÎ BİN DOKUZYÜZ YETMİŞBİR (1971) OLUR. O TARİHTE DEHŞETLİ BİR ŞERDEN HABER VERİR. YİRMİ SENE SONRA ŞİMDİKİ TOHUMLARIN MAHSULÜ ISLAH OLMAZSA, ELBETTE TOKATLARI DEHŞETLİ OLACAK.
1971 - 12 MART MUHTIRASI: DÜNYA GENELİNDE 68 OLAYLARIYLA BİRLİKTE TÜRKİYE’DE MARKSİST HAREKETLER ÇOK GÜÇLENMİŞTİ VE ŞİDDET EYLEMLERİ YAPILIYORDU. ÖĞRENCİ HAREKETLERİ, POLİSE, BÜYÜK ELÇİLİKLERE, KARAKOLLARA SALDIRILAR, BANKA SOYGUNLARI, ADAM KAÇIRMA EYLEMLERİ GERÇEKLEŞTİRİYORLARDI. 69 SEÇİMLERİNDE %46 OY ALARAK DEMİREL İKTİDARA GELMİŞTİ, ANCAK ÜLKE ÇOK KARIŞIKTI, CEMAL MADANOĞLU ÖNDERLİĞİNDE BİR GRUP ASKER DARBE YAPMAYI PLANLIYORDU. BU ASKERİ DARBENİN ENGELLENMESİ İÇİN ORGENERAL MEMDUH TAĞMAÇ 12 MART MUHTIRASINI YAYINLADI. PARLAMENTO FESH EDİLMEDİ ANCAK SİYASİ ÖZGÜRLÜKLER BÜYÜK ORANDA KISITLANDI.

Bediüzzaman Hazretleri, 1979-1980 yıllarına dikkat çekiyor

Sözler, 24. Söz 1926-1934 arasında yazıldı

Bediüzzaman Hazretleri, 1979-1980 yıllarına dikkat çekiyor

İşte bu  hakikati  bilmeyen insafsız insanlar derler ki: "Ahiretin tafsilâtını ders alan müteyakkız kalbli, keskin nazarlı olan Sahabenin fikirleri niçin bin sene hakikatten uzak olarak fikirleri düşmüş gibi, İSTİKBÂL-İ DÜNYEVÎDE BİN DÖRT YÜZ SENE SONRA GELECEK  BİR  HAKİKATİ ASIRLARINDA  KARÎB (YAKIN) ZANNETMİŞLER?"
Elcevap: Çünkü Sahabe, feyz-i sohbet-i Nübüvvetten herkesten ziyâde dâr-ı âhireti düşünerek, dünyanın fenâsını bilerek, Kıyâmetin ibhâm vaktindeki hikmet-i İlâhiyeyi anlayarak, ecel-i şahsî gibi, dünyanın eceline karşı dahi dâimâ muntazır bir vaziyet alarak âhiretlerine ciddî çalışmışlar. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, "Kıyâmeti bekleyiniz, intizar ediniz" tekrar etmesi, şu hikmetten ileri gelmiş bir irşâd-ı Nebevîdir. Yoksa, vuku-u muayyene dâir bir vahyin hükmüyle değildir ki, hakikatten uzak olsun. İllet ayrıdır, hikmet ayrıdır. İşte Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmın bu nevi sözleri, hikmet-i ibhâmdan ileri geliyor.
HİCRİ 1400: 1979-1980
Hicri 1400, hadislere ve İslam alimlerinin açıklamalarına göre Hz. Mehdi (as)'ın faaliyete başladığı tarihtir. Hicri 1400'ün başlamasıyla birlikte Peygamber Efendimiz (sav)'in haber verdiği Hz. Mehdi (as)'ın geliş alametlerin hepsi arka arkaya gerçekleşmiştir. Peygamberimiz (sav), bu alametlerin teşbih tanelerinin ardı ardına gelmesi gibi birbirini takip edeceğini söylemiştir. Şu anda 1432 yılında bulunuyoruz. 1400'den 1432'ye kadar geçen 32 yıl içinde Resulullah (sav)'in haber verdiği yaklaşık 400 alamet birebir gerçekleşmiştir. Bu da bir kez daha Bediüzzaman'ın da söylediği gibi Hz. Mehdi (as)'ın şu an görevde olduğunun delilidir. Peygamberimiz (sav)'in haber verdiği ve birebir gerçekleşen bu yüzlerce alametten bazıları şunlardır:
- Fırat'ın suyunun kesilmesi 1976
- Afganistan'ın işgal edilmesi 1979
- Kabe baskını ve Kabe'de kan akıtılması 1979
- İstanbul'da gerçekleşen gemi patlaması 1979
- İran – Irak Savaşı 1980-1988
- Şam ve Mısır meliklerinin öldürülmesi – 1981
- Ramazan ayında, Ay ve Güneş tutulmalarının olması – 1981 ve 1982
- Halley kuyruklı yıldızının geçişi – 1986
- Sistemlerin değişmesi (komünizmin yıkılması) – 1989
- Azerbaycan'ın işgali – 1990
- Tozlu dumanlı bir fitnenin görülmesi – 2001 İkiz Kulelere yapılan saldırı
- Irak'ın işgali – 2003
- Çölde bir ordunun kaybolması- 2003 Irak ordusunun kaybolması
- Bağdat'ın alevlerle yanması – 2003
- İki kuyruklu Lulin yıldızının çıkması – 2009
(Sayısı 400'ü bulan tüm alametleri görmek için www.hazretimehdi.com sitesini ziyaret ediniz)

Risale Nur'da 1981, 1991 ve 2001 yıllarına işaretler

Hutbe-i Şamiye; 1909'da Hutbe verildi, 1911'de kitap halinde basıldı

Risale Nur'da 1981, 1991 ve 2001 yıllarına işaretler

Bediüzzaman, Şam'daki Emevi Camii'nde verdiği Şam hutbesinde 1371'den sonraki İslam aleminin geleceğine yönelik izahlar yapmıştır.
Hem de İslâmiyet güneşinin tutulmasına, inkişafına (açılmasına) ve beşeri tenvir etmesine (aydınlatmasına) mümanaat eden (mani olan) perdeler açılmaya başlamışlar. O mümanaat edenler (mani olanlar) çekilmeye başlıyorlar. Kırk beş sene evvel o fecrin emâreleri göründü. YETMİŞ BİRDE (H. 1371 – M. 1952) FECR-İ SÂDIKI BAŞLADI VEYA BAŞLAYACAK. EĞER BU FECR-İ KÂZİP DE OLSA, OTUZ-KIRK SENE (H. 1401/H. 1411 – M. 1981/M. 1991) SONRA FECR-İ SÂDIK ÇIKACAK. (Hutbe-i Şamiye, s. 490)
Fecir: Tan yerinin ağarması, güneş doğmadan önceki kızıllık, sabah vakti
Fecr-i Kazib: Sabaha karşı ufukta yayılmaya başlayan birinci kızıllık.
Fecr-i Sadık: Fecr-i Kazib'den sonra yayılmaya başlayan ikinci aydınlanma
1371 + 30 = 1401 = 1981
1371 + 40 = 1411 = 1991
Bu tarihler, İslam'ın nurunun dünyaya yeniden yayılmaya başladığı, Müslümanların ilmi çalışmalarıyla dünya çapında etki oluşturmaya başladıkları yıllardır.
BEDİÜZZAMAN HAZRETLERİ H. 1371 (M. 1952)'DEN SONRASINI ANLATMAYA DEVAM EDİYOR:
Evet şimdi olmasa da (H. 1371'DEN) 30-40 SENE SONRA fen ve hakiki marifet (hüner, sanat , ilim ve fenlerle öğrenilen bilgi) ve medeniyetin mehasini (iyi ve faydalı yönlerini) o üç kuvveti tam teçhiz edip (o üç kuvvetle donatıp), cihazatını verip (gerekli ihtiyacını karşılayıp) o dokuz manileri mağlup edip (o dokuz engelleri yenip) dağıtmak için taharri-i hakikat meyelanını (gerçekleri araştırma eğilimi) ve insaf ve muhabbet-i insaniyeyi (insan sevgisini) o dokuz düşman taifesinin (sınıfının) cephesine göndermiş, inşaAllah YARIM ASIR SONRA onları darmadağın edecek. (Hutbe-i Şamiye, s. 25)
1371 + 30 = 1401 = 1981
1371 + 40 = 1411 = 1991
YARIM ASIR SONRA: 1371 + 50 = 1421 = 2001

Bediüzzaman'ın 28 Şubat 1997 olayına işaret eden sözleri

Şualar, 2. Şua 1943-44'de yazıldı. Bediüzzaman, 53 yıl sonra olacak olayları haber veriyor

Said Nursi Hazretleri'nin 28 Şubat 1997 olaylarına işaret eden ebced hesaplaması (Bakara Suresi, 257)

"Onbirinci Meselenin haşiyesinin bir lâhikasıdır
beyaz çiçek
Ayete'l-Kürsînin tetimmesi olan "Dinde zorlama (ve baskı) yoktur. Şüphesiz, doğruluk (rüşd) sapıklıktan apaçık ayrılmıştır(Bakara Suresi, 256) " bin üç yüz elli (H. 1350- M. 1931), "Artık kim tağutu tanımayıp" bin dokuz yüz yirmi dokuz (1929) veya (1928), "Allah'a inanırsa, o, yapışmıştır" dokuz yüz kırk altı (H. 946) "Risaletü'n-Nur" ismine muvafık;  -" sapasağlam bir kulba" bin üç yüz kırk yedi (H. 1347- M. 1928); "Allah, iman edenlerin Velisi (dostu ve destekçisi)dir.", "bunun kopması yoktur. Allah, işitendir, bilendir." eğer beraber olsa bin on iki (H.1012), eğer beraber olmazsa dokuz yüz kırk beş (H. 945) (bir şedde sayılmaz),  "Onları karanlıklardan nura çıkarır" bin üç yüz yetmiş iki (H. 1372 – M. 1953) (şeddesiz), "İNKAR EDENLERİN VELİLERİ İSE TAĞUT'TUR" (Bakara Suresi, 257) bin dört yüz on yedi (1417) (Miladi 1997)  "Onları nurdan karanlıklara çıkarırlar. " bin üç yüz otuz sekiz (H. 1338 – M. 1920) (şedde sayılmaz) "İşte onlar, ateşin halkıdırlar, onda süresiz kalacaklardır. " bin iki yüz doksan beş (H. 1295) (şedde sayılır) eder. Risaletü'n-Nur'un hem iki kere ismine, hem suret-i mücahedesine, hem tahakkukuna ve telif ve tekemmül zamanına tam tamına tevafukuyla beraber, ehl-i küfrün bin iki yüz doksan üç (H. 1293 – M. 1877) (OSMANLI RUS SAVAŞI, OSMANLI'NIN EN ÇOK TOPRAK YİTİRDİĞİ SAVAŞLARDAN BİRİ) harbiyle âlem-i İslâmın nurunu söndürmeye çalışması tarihine ve Birinci Harb-i Umumîden istifade ile bin üç yüz otuz sekizde (H. 1338 – M. 1920) bilfiil nurdan zulümata atmak için yapılan dehşetli muahedeler tarihine tam tamına tevafuku ve içinde mükerreren nur ve zulümat karşılaştırılması ve bu mücahede-i mâneviyede Kur'ân'ın nurundan gelen bir Nur, ehl-i imana bir nokta-i istinat olacağını mânâ-yı işârî ile haber veriyor diye kalbime ihtar edildi. Ben de mecbur oldum, yazdım. Sonra baktım ki, mânâsının münasebeti bu asrımıza o kadar kuvvetlidir ki, hiç tevafuk emaresi olmasa da, yine bu âyetler her asra baktığı gibi mânâ-yı işârî ile bizimle de konuşuyor kanaatim geldi..." (Şualar, S. 422-423)
Bilindiği üzere 28 Şubat Türkiye'nin yakın tarihinde, özgürlüklerin kısıtlandığı, Müslümanlara baskının çok yoğunlaştığı, işkencelerin ve faili meçhullerin arttığı bir dönemin başlangıcı olmuştur. Bediüzzaman Hazretleri'nin 1997 yılına bu şekilde dikkat çekmesi ise son derece manidardır.

Risale-i Nur'da 2004 yılına işaretler

Şualar, I. Şua 1936'da yazılıyor.

Risale-i Nur'da 2004 yılına işaretler

sarı çiçek
Ağızlarıyla Allah'ın nurunu söndürmek istiyorlar. Oysa kafirler istemese de Allah, Kendi nurunu tamamlamaktan başkasını istemiyor.(Tevbe Suresi, 32) âyetindeki "Yurîdûne en yutfîû nûrallâhi bi efvâhihim" (Ağızlarıyla Allah'ın nurunu söndürmek istiyorlar)cümlesi, kuvvetli ve letafetli münasebet-i mâneviyesiyle beraber şeddeli lâm'lar, birer ل ve şeddeli م asıl kelimeden olduğundan, iki sayılmak cihetiyle bin üç yüz yirmi dört (H. 1324 – M. 1906 )(1906, BIRINCI MEŞRUTIYET VE ISTIBDAT DEVRININ SONUDUR)ederek, Avrupa zâlimleri devlet-i İslâmiyenin nurunu söndürmek niyetiyle müthiş bir suikast plânı yaptıkları ve ona karşı Türkiye hamiyetperverleri, hürriyeti "yirmi dört (24)"te ilânıyla o plânı akîm bırakmaya çalıştıkları halde, maatteessüf, altı-yedi sene sonra, harb-i umumî neticesinde yine o suikast niyetiyle, Sevr Muahedesinde (1920) Kur'ân'ın zararına gayet ağır şeraitle kâfirâne fikirlerini yine icrâ etmek olan plânlarını akîm bırakmak için Türk milliyetperverleri cumhuriyeti ilânla mukabeleye çalıştıkları tarihi olan bin üç yüz yirmi dört (1324)'e, tâ "dört (34)"te, tâ "elli dört (54)"te tam tamına tevâfukla, o herc ü merc içinde Kur'ân'ın nurunu muhafazaya çalışanlar içinde Resâili'n-Nur Müellifi "yirmi dört (24)"te ve Resâili'n-Nur'un mukaddematı "otuz dört (34)"te ve Resâili'n-Nur'un nuranî cüzleri ve fedakâr şakirdleri "elli dört (54)"te mukabeleye çalışmaları göze çarpıyor….
Eğer şeddeli م dahi şeddeli lâm'lar gibi bir sayılsa, o vakit bin iki yüz seksen dört (H. 1284 – M. 1866) eder. (1866'DA GİRİT İSYANI OLUYOR, SIRP AYAKLANMALARI VAR) O tarihte Avrupa kâfirleri devlet-i İslâmiyenin nurunu söndürmeye niyet ederek on sene sonra Rusları tahrik edip Rus'un "doksan üç (93)" muharebe-i meş'umesiyle âlem-i İslâmın parlak nuruna muvakkat bir bulut perde ettiler. Fakat bunda Resâili'n-Nur şakirdleri yerinde Mevlâna Halid'in (k.s.) şakirdleri o bulut zulümatını dağıttıklarından, bu âyet bu cihette onların başlarına remzen parmak basıyor. ŞİMDİ HATIRA GELDİ Kİ, EĞER ŞEDDELI LÂM'LAR VE İKİŞER SAYILSA, BUNDAN BİR ASIR SONRA (H. 1424 – M. 2004) ZULÜMATI DAĞITACAK ZÂTLAR İSE, HAZRET-İ MEHDÎNİN ŞAKİRDLERİ OLABİLİR. Her ne ise... Bu nurlu âyetin çok nuranî nükteleri var.
"Damla denize delâlet eder"  sırrıyla kısa kestik.

Risale Nur'da 2007-2008 yıllarına işaretler

Bediüzzaman Said Nursi bu sözünde, ayetin "...hiç şüphe yok galip gelecek olanlar Allah'ın taraftarlarıdır (fe inne hızbellâhi humul gâlibûn) cümlesinin ebced değerinin, Hicri 1350 tarihini verdiğini söylemiş, ancak ayetin gelecekte de Kuran ahlakının üstün geleceği bir başka dönem olacağına dair gizli bir işaret içerdiğini hatırlatmıştır. Nitekim ayetin bu cümlesinin Arapça yazılımında yer alan baştaki "FE" HARFİ DE HESABA KATILARAK EBCEDİNE BAKILDIĞINDA, bu sefer de ebced değeri 80 çıkmaktadır. 1350 ÜZERİNE 80 İLAVE EDİLDİĞİNDE DE HİCRİ 1430 ETMEKTEDİR Kİ, BU TARİH DE MİLADİ OLARAK "2008 YILINI" VERMEKTEDİR.
FE HARFİ = 80
1350+80 = 1430 = 2008
çiçeklerŞu ayetin gizli imasına "Kim Allah'ı, Resûlü'nü ve iman edenleri dost (veli) edinirse, hiç şüphe yok, galip gelecek olanlar, Allah'ın taraftarlarıdır.(Maide Suresi, 56) ayeti teyid ediyor. Çünkü "... hiç şüphe yok, galip gelecek olanlar, Allah'ın taraftarlarıdır." ayetindeki şeddeli nun bir sayılsa tam evvelki ayete tevafuk ile Hizb-ul Kur'an'ın (Kuran taraftarlarının) faaliyetine vasıta olan bir hadiminin (hizmet eden kimsenin) Kur'an okumaya başladığı H. 1302 (M. 1884) tarihine iki fark ile tevafuk etmekle beraber şeddeli nun iki nun sayılsa bin üç yüz elli (H. 1350- M. 1931) eder ki; bu tarihte Kuran'dan muktebes (alınan bilgilerle hazırlanmış) olan Risale-i Nur etrafında toplanan, bütün kuvvetleriyle Kuran hizmetlerine çalışan Hizb-ul Kur'an'ın faaliyeti ve delalet (sapkınlık) ve zındıkaya (dinsizliğe) manen galebe ettikleri (galip geldikleri) bir zamana tevafuku (denk gelmesi) İSE İSTİKBALDE (GELECEKTE) TAM GALEBELERİNE (TAM GALİBİYETLERİNE DAİR) BİR İMA-İ GAYBİDİR (GİZLİ BİR İŞARETTİR). (8. Lema, Keramet-i Gasviye)

Bediüzzaman Hazretleri kıyametin, Hicri 1545'de (Miladi 2120'de) kopacağını söylemiştir (Allahualem)

Peygamberimiz (sav) dünyanın ömrünün 7000 bin yıl olduğunu ve bunun 5600 yılının geçmiş olduğunu sahih hadislerde belirtmektedir. Büyük İslam alimi Suyuti'nin eserinde bu konuda nakledilmiş 8 sahih hadis bulunmaktadır:
çiçekli
H.2 --- İbni Asakir diyor ki: Ebu Said Ahmed b. Muhammed Bağdadi (aradaki ravi silsilesi ile) rivayet etti. Enes b. Malik (r.a.)'dan O dedi ki, Resulullah (s.a.v.) buyurdu: Kim bir din kardeşinin Allah yolunda bir ihtiyacını görürse, Allah Teala onun için, gündüzlerini oruçla, gecelerini de ibadetle geçirmişçesine ŞU DÜNYANIN YEDİ BİN YILLIK ÖMRÜ MÜDDETİNCE SEVAP YAZAR.
H.3 --- İbni Abiyy diyor ki: Ebu İshak, İbrahim b. Abdullah Nebti, (aradaki ravi silsilesi ile) rivayet etti. Enes b. Malik (r.a.)'dan O dedi ki, Resullullah (s.a.v.) buyurdu:DÜNYANIN ÖMRÜ, AHİRET GÜNLERİNDEN YEDİ GÜNDÜR. ALLAH TEALA BUYURDU Kİ: "SENİN RABBİNİN YANINDAKİ BİRGÜN, SİZİN SAYDIĞINIZ BİN YIL GİBİDİR."
H.7 --- İbni Ebi Dünya, Zemmil Emel'inde diyor ki: Ali b. Said, Hamza b. Hişan'dan, O da Said b. Cubeyr'den rivayet ettiler ki, DÜNYA, AHİRET HAFTALARINDAN BİR HAFTADIR.
H.5 --- İbni Ebi Hatem, Tefsir'inde İbni Abbas'dan rivayet etti ki: DÜNYA, AHİRET HAFTALARINDAN BİR HAFTA OLUP, YEDİ BİN SENEDİR VE BUNUN ALTI BİNİ GEÇMİŞTİR.
H.6 --- İbni Abbas'dan sahih olarak nakledilen şöyle bir rivayet vardır. O DEDİ Kİ: DÜNYA YEDİ GÜNDÜR. HER BİR GÜN BİN YIL GİBİDİR. VE RESULULLAH (S.A.V.)'DE ONUN SONUNDA GÖNDERİLDİ.

• Ashabı Kiramın gördüğü bir rüya
H.4 --- Tabarani Kebir'inde diyor ki, Ahmed b. Nadr el-Askeri ve Cafer b. Muhammed-ül Feryabi nakletmişler ki; (Ravi silsilesi ile) Dakkak b. Zeyd-i Cüheni'den rivayet ettiler. O dedi ki: Ben gördüğüm bir rüya'yı Resullullah (s.a.v.)'a anlattım. Bu rüyada Peygamber (s.a.v.) yedi basamaklı bir minberin en üst basamağında idi. O BUYURDU Kİ: YEDİ BASAMAKLI GÖRDÜĞÜN MİNBER ŞU DÜNYANIN ÖMRÜ OLAN YEDİ BİN SENEDİR, BEN DE ONUN SON BİNİNDE OLACAĞIM.
H.8 --- İbni Abd-il Hamid, Tefsir'inde diyor ki; Muhammed b. Fadl, Hammad b. Zeyd'den, O da Yahya b. Atik'den, O da Muhammed b. Sirin'den, O da Müslüman olmuş kitap ehli birisinden rivayet ettiler ki: ALLAH, GÖKLERİ VE YERLERİ ALTI GÜNDE YARATMIŞTIR. RABBİMİN YANINDA BİR GÜN, SİZİN DÜNYA HAYATINDA SAYDIĞINIZ BİN YIL GİBİDİR. VE DÜNYANIN ECELİ ALTI GÜNDÜR, YEDİNCİ GÜNDE KIYAMET KOPACAKTIR. ALTI GÜN GİTMİŞTİR VE SİZ YEDİNCİ GÜNDESİNİZ.

• Peygamber (s.a.v.) zamanında, Adem (a.s.)'dan beri 5600 yıl geçmiş olduğu
H.28 --- Ahmed İbni Hanbel İlel'inde nakletti. İsmail b. Abdülkerim, Abdüssamed'den O da Vehb'den rivayet etti:
DÜNYADAN BEŞ BİN ALTI YÜZ YIL GEÇMİŞTİR.(Ahir Zaman mehdisinin alametleri, Celaleddin Suyuti'nin tasnifinden Hadisler, Ali bin Hüsameddin El-Muttaki, sf. 88,89)
Peygamberimiz (s.a.v.)'in hadis-i şerifleri doğrultusunda açıklamalar yapan Suyuti Hazretleri ve Ahmed Bin Hanbel gibi büyük İslam alimleri, İslam ümmetinin ömrünün hicri 1500'lerin ilk dönemlerini pek fazla geçmeyeceğini yani hicri 1600'e ulaşmayacağını ifade etmişlerdir:
"BENİM ÜMMETİMİN ÖMRÜ 1500 SENEYİ PEK GEÇMEYECEK."  (Suyuti, el-Keşfu an Mücavezeti Hazihil Ümmeti el-Elfu, el-havi lil Fetavi, Suyuti. 2/248, tefsiri Ruhul Beyan. Bursevi. (Arapça) 4/262, Ahmed bin Hanbel, Kitâbu'l-İlel, sh. 89.)
Bediüzzaman Hazretleri de Peygamberimiz (sav)'in hadisi şeriflerine ve büyük İslam alimlerinin izahlarına dayanarak, Asr Suresi'nin ve Fatiha Suresi'nin ebced hesaplarından Hicri 1545 (M. 2120)'de kıyametin kopacağını "Allahualem (Allah doğrusunu bilir)" diyerek ifade etmiştir.

Ahir zamandan haber veren mühim bir hadis

"LÂ TEZÂLÜ TÂİFETÜN MİN ÜMMETÎ ZÂHİRİNE ALE'L-HAKKI HATTÂ YE'TİYALLAHÜ Bİ EMRİHÎ." "Ümmetimden bir taife Allah'ın emri gelinceye kadar [yani kıyâmetin kopmasına kadar] galibâne hak üzerinde devam edecektir."
Ramazan-ı şerifte onuncu günün ikinci saatinde birden bu hadîs-i şerif hatırıma geldi. Belki Risale-i Nur şakirdlerinin taifesi ne kadar devam edeceğini düşündüğüme binaen ihtar edildi. "LÂ TEZÂLÜ TÂİFETÜN MİN ÜMMETÎ.""Ümmetimden bir taife zail olmayıp devam edecektir." (şedde sayılır, tenvin sayılmaz) fıkrasının makam-ı cifrisi, bin beşyüz kırkiki (1542- M. 2117) ederek nihayet-i devamına îma eder. "Gaybı yalnız Allah bilir.""ZÂHİRİNE ALE'L-HAK." "hak üzerinde devam edecektir." (şedde sayılır) fıkrası dahi; makam-ı cifrîsi binbeşyüz altı (1506- M. 2082) edip, bu tarihe kadar zâhir ve aşikârane, belki galibane; sonra tâ kırk ikiye kadar, gizli ve mağlubiyet içinde vazife-i tenviriyesine devam edeceğine remze yakın îma eder. Ve'l-ilmû indAllah; "Gerçek ilim ancak Allah Katındadır."
"HATTÂ YE'TİYALLAHÜ Bİ EMRİHÎ" "Allah'ın emri gelinceye kadar (yani kıyâmetin kopmasına kadar)" (şedde sayılır) fıkrası dahi; makam-ı cifrîsi binbeşyüz kırk beş (1545- M. 2120)olup, kâfirin başında kıyamet kopmasına îma eder. Lâ ya'lemu'l-ğaybe illâllah. (Gaybı Allah'tan başkası bilemez.)
Ca-yı dikkat ve hayrettir ki, üç fıkra bil'ittifak bin beşyüz tarihini göstermeleriyle beraber, tam tamına manidar, makul ve hikmetli bir surette binbeşyüzaltı (1506- M. 2082)'dan tâ kırkiki (1542- M. 2117)'ye, tâ kırkbeş (1545- M. 2120)'e kadar üç büyük değişimin ayrı ayrı zamanlarına tetabuk (birbirine uygun düşmesi) ve tevafuklarıdır. Bu îmalar gerçi yalnız birer tevafuk olduğundan delil olmaz ve kuvvetli değil, fakat birden ihtar edilmesi bana kanaat verdi. Hem kıyametin vaktini kat'î tarzda kimse bilmez; fakat böyle îmalar ile bir nevi kanaat, bir galib ihtimal gelebilir. Fatiha'da "SIRAT-I MÜSTAKIM" (dosdoğru yol) ashabının taife-i kübrasını (en büyük topluluğunu) târif eden "ELLEZİNE EN'AMTE ALEYHİM" (kendilerine nimet verdiklerinin) fırkası, şeddesiz binbeşyüzaltı veya yedi ederek tam tamına "ZÂHİRİNE ALEL HAKKI" (hak üzerinde olacaktır) fıkrasının makamına tevafuku ve manasına tetabuku (uygunluğu) ve şedde sayılsa (hadiste geçen) "LÂ TEZALÜ TÂİFETÜN MİN ÜMMETİ" (ümmetimden bir taife) fıkrasına üç manidar farkla tam muvafakatı ve manen mutabakatı bu hadîsin îmasını teyid edip remz (gizli işaret) derecesine çıkarıyor. Ve müteaddid âyât-ı Kur'aniyede"SIRAT-I MÜSTEKIM" (dosdoğru yol) kelimesi, bir mana-yı remziyle Risalet-in Nur'a manaca ve cifirce îma etmesi remze yakın bir îma ile; Risalet-in Nur şakirdlerinin taifesi, âhirzamanda o taife-i kübra-i azamın (o büyük topluluğun) âhirlerinde (sonlarında) bir hizb-i makbul olacağını işaret eder diye def'aten birden ihtar edildi. "Gerçek ilim ancak Allah Katındadır." "Gaybı yalnız Allah bilir."

Sûre-i Ve'l-Asr'in dağ meyvesi namındaki nüktesine bir haşiyedir

(1. Vel asr
2. İnnel insane le fi husr
3. İllellezıne amenu ve amilus salihati ve tevasav bil hakkı ve tevasav bis sabr)
(Asr suresinin 3. Ayetinde geçen) "ESSALİHATİ" (Salihler) daki "te" ahirdeki (önceki geçen) "ta"lar, ekseriyetçe vakfa rast gelmesiyle, cifirce "he" sayılabilir. Bu noktada "illa" beraberdir (1358- M.1939); bu zamanımızı gösterir. Ve telâffuzca "he" okunmadığından, "te" kalabilir. Bu noktadan şeddeler sayılmazsa ve "illâ" beraber değil, iki yüz küsur sene zamana kadar iman ve amel-i salihle beraber bir taife-i azime (hadiste geçen büyük topluluk), hasârât-ı azimeye (büyük hasarlara) karşı mücahedeye devam edeceğine işaret edip, Fatiha'nın ahirinde (başında) "SIRATA'L LEZÎNE ENAMTE ALEYHIM" "Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna" bin beş yüz kırk yedi (1547- M. 2122) veya bin beş yüz yetmiş yedi (1577- M. 2150) gösterdiği zamana; hem "LÂ TEZÂLÜ TÂİFETÜN MİN ÜMMETÎ ZÂHİRİNE ALE'L-HAKKI HATTÂ YE'TİYALLAHÜ Bİ EMRİHÎ."
Birinci cümle (Lâ tezâlü tâifetün min ümmetî- Ümmetimden bir taife), bin beş yüz (1500- M. 2076) makamıyla ahir zamanda bir taife-i mücahidînin son zamanlarına ve ikinci cümle, (Zâhirine ale'l-hak- galibâne hak üzerinde devam edecek) bin beş yüz altı(1506- M. 2082), makamıyla, galibane mücahedenin tarihine ve üçüncü cümle, (Hattâ ye'tiyallahü bi emrihî- Allah'ın emri gelinceye kadar) bin beş yüz kırk beş (1545- M. 2120) makamıyla, pek az bir farkla hem Fatiha'nın, hem Ve'l-Asri Sûresinin iki cümlesinin gaybî işaretlerine işaret edip, tevafuk eder.
Demek, bu hadis-i şerifin üç cümlesinden herbirisi, bin beş yüz tarihine ve mücahedenin ne kadar devam edeceğine dair işaretlerine, aynen bu "ELLEZÎNE AMENÜ VE AMILÜ'S SALIHATI" "Ancak îmân eden ve güzel işler yapanlar müstesnâ." (Asr Sûresi, 103/3) -şedde sayılmazsa- bin beş yüz altmış bir (1561- M.2134) makamıyla, hem "VETEVA SAVBIL HAKKI VETEVA SAVBISSABRI" "Birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler" (Asr Sûresi, 103/3) -şedde sayılır fakat "bissabr" (sabrı) da lâmdır - bin beş yüz altmış(1560- M. 2133) makamıyla iştirak edip, o taife-i azimenin mücahedatları ne kadar devam edeceğini mana-yı işârî ve cifriyle gösterirler. Ve Fatiha ve hadisin irae ettikleri (gösterdikleri) tarihe, makam-ı ebcedleriyle takarrüp edip (yaklaşıp), farklı bir derece tevafuk ederler ve manalarıyla da, tam tetabuk ederek, parlak bir lem'a-i i'câziye-i gaybiyeyi (gaybtan hikmetli bir bölümü) gösteriyorlar.
 
çiçek, bulut